Uğultulu Tepeler’i bir süre önce okudum. Okuduğumda üzerine herhangi bir şey yazamayacak kadar dehşete düşmüştüm. Şimdi yeni çıkan filmini izlediğim ve kendimi kitabın alıntıları içinde bulduğum için hissettiklerimi tekrardan hatırlamak istedim. Bu kitap tamamıyla delilik. İlk elime aldığımda Jane Austen kitaplarının belki de biraz daha mutsuz sonla biten bir halini okuyacağımı düşünmüştüm. Okuduğum her sayfada hayrete düştüm. Kitap tamamıyla iç karartıcı ve yer yer okuması güç ancak anlattıkları o kadar ve kuvvetli ve her cümlesi o kadar güçlü ki. Çağının çok çok ötesinde. Hiçbir karaktere ısınamayacak, kimseyle bağ kuramayacaksınız ve bu durum okurun işini biraz zorlaştırıyor. Evet herkesin olduğu veya oldurulduğu kişilerin temelleri var ama bu temelin üzerinde yükselen olayları, duyguların ne kadar vahşileşebileceğini sindirmek algı sınırlarını aşıyor. Her ne kadar öyle zannedilse de kitap Catherine ve Heathcliff’in aşkı üzerinden ilerlemiyor. Aralarındaki durum da aşktan ibaret değil zaten daha ziyade birbirleriyle var olmaktan başka hiçbir şey bilmemek, birbirlerine dönüşmek. Bu çılgınlık da çevresindeki herkesi önüne katıyor. Emily Brontë duyguları ve tutkuyu ele alış biçimiyle çok cesur bir kadın.