Gönderi

Zaman hepimizi yutuyor...
9/10
·328 syf.··
Beğendi
·
2026 10. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 07 Mart 2026 19:47
Yedi ciltlik devasa bir maratonun, binlerce sayfanın, yüzlerce karakterin ve sayısız duygunun düğümlendiği o muazzam sona geldim: Yakalanan Zaman. Bu kitabı okumak, uzun ve zorlu bir dağ tırmanışının ardından zirveye ulaşıp, aşağıda bıraktığım o sisli vadilere bakmak gibiydi. "Demek her şey bunun içinmiş," dediğim andı. Bu kitap, diğerlerinden çok farklı bir atmosferle, I. Dünya Savaşı yıllarıyla başlıyor. O ışıltılı Paris gitmiş, yerine zeplin saldırıları yüzünden karartma uygulanan, korku dolu bir şehir gelmiştir. Ancak Proust, savaşın kahramanlıklarını değil, cephe gerisindeki ikiyüzlülüğü anlatıyor. İnsanlar ölürken sosyete hâlâ davet peşindedir (adam burjuvaziyle kafayı bozmuş). Baron de Charlus’ü bu sefer zincirlerle bağlandığı, kırbaçlandığı bir sadomazoşist genelevde görüyoruz. O, artık tamamen karanlık zevklerinin esiri olmuş durumda. Bu sahneler, bir uygarlığın çöküşünü simgeler nitelikte. Savaş biter, yıllar geçer ve anlatıcımız uzun bir aradan sonra Guermantes’ların verdiği bir öğleden sonra davetine katılır. İçeri girdiğinde şoke olur. Herkesin yüzünde garip maskeler olduğunu sanır. Sonra dehşetle fark eder ki, bunlar maske değildir. O tanıdığı genç kızlar, yakışıklı subaylar, diri prensesler; hepsi çökmüş, buruşmuş, saçları beyazlamış, belleri bükülmüştür. Proust burada zamanı acımasız bir heykeltıraş gibi betimlemiş adeta. Kimini şişmanlatmış, kimini küçültmüş, kimini de tanınmaz hale getirmiş. Bu bölümü okurken aynaya bakıp kendi beyazlayan saçını, göz kenarındaki kırışığını fark etmemeniz imkansız. "Zaman hepimizi yutuyor," hissi iliklerinize işleyecek okurken. Ve kitabın (aslında tüm serinin) kilit noktası gelir. Anlatıcı davete girerken ayağı avludaki dengesiz kaldırım taşlarına takılır. O an, tıpkı ilk kitaptaki "Madlen keki" anı gibi bir şimşek çakar! Venedik'teki San Marco meydanındaki taşları hatırlar. Sonra bir kaşığın tabağa çarpma sesi gelir; tren yolculuğunu hatırlar. Bir peçetenin sertliği; Balbec otelini hatırlar. Ve o büyük gerçeği anlar: Geçmiş ölmemiştir! Geçmiş, bizim içimizde, duyularımızda canlı kalmıştır. Onu "yakalamanın" tek yolu zekâ değil, bu istemsiz hafızadır. Anlatıcı o güne kadar hep "Yazar olmak istiyorum ama yeteneğim yok, konu bulamıyorum," diye sızlanıp durmuştu. O an anlar ki, yazması gereken konu kendi hayatıdır. Aradığı "büyük eser" dışarıda değil, kendi hafızasındadır. Boşa geçtiğini sandığı o zaman (kayıp zaman), aslında bu kitabın hammaddesidir. Ve muazzam bir paradoksla kitap biter: Anlatıcının yazmaya karar verdiği kitap, bizim şuan elimizde tuttuğumuz ve okumayı bitirdiğimiz kitaptır. Son cümle, ilk cümleye bağlanır. Kuyruğunu yiyen yılan gibi... Kitabın yazılış öyküsü de çok dramatiktir ayrıca. Proust bu son cildi yazarken ölüm döşeğindeydi. Odasından çıkamaz, ışığa bakamaz haldedir. Romanın içindeki anlatıcı "Zamanım kaldı mı? Bu devasa yapıtı bitirebilecek miyim?" diye korkar. Gerçek hayatta Proust da aynı korkuyu yaşamış ve son düzeltmeleri yaparken, "Son" yazısını koyduktan kısa bir süre sonra ölmüştür. Yani bu kitap, ölüme atılmış bir çalımdı. Yakalanan Zaman, bize şunu söyler: Hayat anlamsız bir olaylar yığını gibi görünebilir. Yaşlanırız, unuturuz, ölürüz. Ama Sanat, zamanı durdurabilir. Yaşadığımız acıları, aşkları, hayal kırıklıklarını sanat eserine (edebiyata) dönüştürdüğümüzde, zamanı "yakalamış" ve onu ebedi kılmış oluruz. Ve son olarak bu kitabı kapattığımda hissettiğim şey, büyük bir boşluk ve aynı zamanda büyük bir doluluktu. Artık insanlara, doğaya, bir fincan çaya veya kaldırımdaki bir taşa eskisi gibi bakamayacağımı öğrendim. Proust bana "görmeyi" öğretmişti. Ve en önemlisi, kendi hayatımın da bir roman kadar değerli ve derin olduğunu fark ettim.
Yakalanan ZamanMarcel Proust · Yapı Kredi Yayınları · 20241,401 okunma
··
89 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.