Gönderi

Kadınların Görünmeyen Mücadelesi
Bir çağ düşünün: Kadının yalnızca varlığıyla değil, aklıyla, emeğiyle ve iradesiyle tanındığı bir çağ. Tarih bize böyle bir zamanı gerçekten gösteriyor mu, yoksa kadınların sürekli kendilerini “insan” olarak kanıtlamak zorunda kaldıkları uzun bir mücadeleyi mi anlatıyor? Kadın varlığının ve emeğinin görünmez kılındığı alan yalnızca sanat değil; edebiyattan bilime, şiirden mühendisliğe kadar neredeyse her yerde aynı bariyerlerle karşılaşıyoruz. Tarihe baktığımızda ise bu bariyerleri tek tek aşan kadınların izlerini görüyoruz. Fransa’da Pauline Roland, kadınların seçme ve seçilme hakkını talep eden ilk kadınlardan biriydi. 1848 Devrimi’nden sonra oy kullanmak için belediyeye gittiğinde sandık görevlisi tarafından engellenir. Onun arkadaşı Jeanne Deroin ise daha da ileri giderek aynı yıl seçimlerde adaylığını koyar. Bu, kadınların yurttaşlık hakkı talebinin tarihteki en erken politik çıkışlarından biridir. Osmanlı’da ise Nezihe Muhiddin kadınların siyasal hakları için mücadele eder ve şu soruyu sorar: “Kahvehane köşelerinde miskinâne esrar çeken birine verilen hak, kendini müdrik, tahsili mükemmel bir kadından esirgenebilir mi?” Aslında tarih, “ilk kadın”ların tarihiyle doludur. Dünyanın ilk kadın mühendislerinden biri olan Elisa Leonida Zamfirescu, 1912’de mühendislik diplomasını alır. Gökyüzünde ise bir başka öncü vardır: 1910 yılında pilot lisansı alan ilk kadın Raymonde de Laroche. Kadınların parlamentoda oy hakkını ilk kazandığı ülke ise 1893’te New Zealand olur. Türkiye’de de pek çok “ilk kadın” bu tarihsel kırılmaları yaratır. Türkiye’nin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen’dir. İlk kadın roman yazarlarımızdan biri Fatma Aliye’dir. Türkiye’nin ilk kadın tiyatro oyuncusu olarak kabul edilen isim Afife Jale’dir. İlk kadın belediye başkanı ise 1930’da seçilen Sadiye Hanım’dır. Ve Türkiye’de kadınlar seçme ve seçilme hakkını 1934 yılında kazanır; 1935’te ise ilk kadın milletvekilleri meclise girer. Bugün geriye dönüp baktığımızda bu hikâyeler yalnızca “ilklerin tarihi” değildir. Aynı zamanda görünmez kılınan emeğin, direncin ve sabrın tarihidir. Ve belki de hâlâ sorulması gereken soru şudur: Kadınların varlığının “istisna” değil, hayatın doğal bir parçası olarak kabul edildiği bir çağ gerçekten başladı mı?
··
356 Gösterim
3 Yorum
8 Mart, yalnızca takvimde işaretlenmiş bir gün değil, aslında toplumun vicdanına tutulmuş bir aynadır.Kadınların emeğini, mücadelesini, sabrını ve hayatın her alanındaki görünmeyen yükünü sadece bir güne sığdırmak elbette yeterli değildir. Çünkü kadın, hayatın her gününde vardır,evde, işte, sokakta, düşüncede, üretimde ve insanlığın her adımında emeğiyle yer alır. Bir çiçeğin yalnızca belirli bir günde verilmesi, bir güzel sözün sadece özel tarihlere bırakılması, çoğu zaman samimiyeti eksik bırakır. Asıl değer, gündelik hayatın içinde gösterilen saygıda, anlayışta, eşitlikte ve güven duygusunda ortaya çıkar. Kadını yılda bir gün hatırlayıp diğer günlerde onun yaşadığı zorluklara sessiz kalmak, bu günün anlamını zayıflatır. Bugün ne yazık ki dünyanın birçok yerinde kadınlar hâlâ şiddete uğruyor, öldürülüyor, baskı görüyor, zorla susturuluyor. Böyle bir tabloda 8 Mart kutlamalarının yanında derin bir sorgulama da gerekiyor. Çünkü gerçek kutlama, kadınların korkmadan yaşayabildiği, emeğinin karşılığını aldığı, düşüncesini özgürce ifade edebildiği bir toplum kurulduğunda anlam kazanacaktır. Mustafa Kemal Atatürk kadınlara sadece sözle değil, hukukla ve toplumsal haklarla değer verilmesi gerektiğini çok erken dönemde göstermiştir. Eğitim hakkı, seçme ve seçilme hakkı gibi birçok adım, bir toplumun ilerlemesinin kadınla mümkün olduğunu ortaya koymuştur. Ancak bugün hâlâ o anlayışın tam anlamıyla yaşatıldığını söylemek zor. Kadının değeri yalnızca anne olmasıyla,eş olmasıyla ya da bir role sokularak değil,bir insan olarak varlığıyla anlaşılmalıdır.Kadın hayatın yarısıdır,diğer yarısını da yetiştirendir.Bu yüzden kadınların değeri yalnızca 8 Mart'ta değil, her gün hatırlanmalı,saygı,adalet ve merhamet günlük hayatın değişmez parçası olmalıdır. Dileğim şudur ki bir gün 8 Mart, acı haberlerle değil,gerçekten eşitliğin, huzurun ve insan onurunun konuşulduğu bir gün olsun.Kadınların korkmadan yaşadığı, emeğinin görünür olduğu, varlığının kıymet bildiği bir toplum ancak insanlığın da güçlendiği toplum olacaktır. Kadın insandır,insanlık ise ona gösterilen değer kadar yükselebilir. ✨
✨🙌🏻
Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir.