“Huzursuzluk”, sadece bir aşk hikâyesi değil; insanlığın vicdanına sorular soran bir roman. Kitapta bir adamın, yaşadığı büyük acılara rağmen dimdik duran bir Êzidî kızın onurlu duruşuna hayran oluşunu okuruz. Bu hayranlık yalnızca bir aşka dönüşmez; aynı zamanda insanın gerçek gücünün nerede olduğunu gösteren derin bir saygıya dönüşür.
Roman, din adına yapılan zulmü ve insanların birbirini inancı yüzünden düşman görmesini çok sade ama keskin bir şekilde sorgular. Bir insanın sadece farklı bir inanca sahip olduğu için ölmesini istemek nasıl bir adalet olabilir? Livaneli bu soruyu bağırarak değil, okuru düşündürerek sorar.
Êzidî kızın karakteri romanda çok güçlü bir sembol gibidir. O, kimsenin acımasına ihtiyaç duymayan; yaşadıklarına rağmen onurunu koruyan bir insanı temsil eder. Bu duruş, romanın erkek anlatıcısında hem hayranlık hem de derin bir sarsıntı yaratır.
“Huzursuzluk”un en etkileyici yanı da budur: Okuru dinlerin, kimliklerin ve sınırların ötesinde insan olmanın anlamını düşünmeye çağırır. Roman bittiğinde geriye şu soru kalır: İnsanlar gerçekten inançları için mi savaşıyor, yoksa inançların arkasına saklanarak birbirine zarar mı veriyor?