Şule gürbüz, bu kitapla kadim bir felsefe ve edebiyat dünyasının cebelleştiği ve hesaplaşmaya çalıştığı var olma ve varoluş karşısındaki insani kırılganlığı seyrini ele almış.
Roman, insanlığın derin yaralarından olan; hayatın anlamı, ölüm, varoluş bulantısı, toplumsallık gibi kafamızın bir yerinde bizi sürekli meşgul eden konuların genel seyrinde ilerliyor. Romanın iki başkarakteri baba ve babanın bir anda karar vererek dünyaya getirdiği –bizzat babanın deyişiyle- hiçbir vasfı olmayan aptal oğlunun, yukardaki konularda sırasıyla söz alarak konuştuğu bir anlatımla kendini açıyor. Baba, kendi bilinciyle yaralanmış, hayatın boş ve değersiz olduğunu düşünen ve bir gençlik ölümün coşkusuyla ölmeyi arzulayan karakterdir. Çünkü babaya göre “dünya kendi hakikatlerine karşı son derece ikiyüzlüdür.” Büyük anlamlar yüklediğimiz şeyler, keyfi olarak düzenlenmiş ve anlamsızdır. Baba bu anlamsızlıklar içinde usulca çocuğunu büyütmeye çalışır.
Tabi baba konuşurken çocuk dünyanın ikiyüzlülüğüne kanmış bir seyir içinde görmekteyiz. Zira baba konuşurken çocuk çok konuşmaya meyilli değildir. Fakat ikinci bölüme geçip çocuk konuşmaya başladığını gördüğümüzde çocuğunda babanın bilinciyle yaralandığını görmekteyiz. Çocukta bir tutunamayandır. Toplumsallığın içinde derin bir anlamsızlık hissiyle savrulur. Baba umudu bırakmış bir yalnızlığın içinde sürüklerken çocuk umudu olan ama karşılık bulamamış bir yalnızlıkta sükûn eder. Bu herkesi gibi olmanın ağırlığı ile evin balkonunda –yani hayatın içinde değil dışında- seyreder hayatı. Harcamak isterken hayatını, kendisine raptolmuş bir toplumsallıkla, ölçülü bir yaşanmamışlık miras bırakır. Evin balkonunda yani hayatın dışında herkesten biri olduğunun şokunu kendisine yüksek sesle tekrar eder. Bu tekrar ve şok, gündüzüne ve gecesine sızar. Gündüzken gece, geceyken sabah olmayı bilmez, bir zaman diliminde boğulur, karısıyla aynı yataktan yatarken. Başka türlü değil de bu şekilde, yaşamanın gerçeğiyle söyle diyecektir:
“Şu yaşım ve geldiğim çağ, gördüklerim ve yaşamımın beni taşıdığı şu balkon, şu masa, benim taşıdığım şu ailem, ensem, göbeğim, elimde tuttuğum şu bardak, baktığım şu sokak artık belli ki ben ne görürsem göreyim ne anlarsam anlayayım ne olursam olayım buraya bakarak bunların içinde olacağım. Bana bu manzaraya bakarak bir şey söyleme, görüp göreceğimin bu olması kaderi çizilmiş, yazılmış, kazılmış. Başımı çevirmekten fayda yok, görmezden gelmek boşuna, ait değil gibi duruş beyhude, işte balkon, işte manzara, işte hayat. Varsam ve sahi isem işte de ben.”s.189
Toplumun biçtiği paye ile ölçülü küçük şeylerin hayatı herkesleştiren sıradanlığı ve bu sıradanlığın kabulü kahraman açısından hayatın kaybı olarak tezahür eder. Fakat başka türlü kurtuluş ümidi de taşımaz. Çünkü hayatını vererek- yani bezeyerek- ancak kuruş mümkündür. bu da hayatını dilediği gibi yaşayamamanın anatomisidir.
“Herkesten kurtulmak ancak kendini feda etmekle oluyormuş anladım; herkesten kurtuldum, kendimi kurtaramadım, onu rehin vererek bir yaşamaya başladım.”s.175
Evet, atmosfer nettir, kahramanımızın gözünde. Rüya gibi bir hayatın beklentisi, yaşanmamış bir hayatın toplumca zapt edilmesiyle mirasa dönüşmesi.
“Hayatıma benzemeyen her şey rüyam oldu. Benim çarçur etmek istediğim hayatım tasarruf edildi, bu tasarruf kim ve ne için bilinmedi, miras bırakacaksam bu çarçur edilmemiş, israf hiç edilmemiş hayatı bırakacağım.” S.191