Eğer yirmi beş yıl önce bir gece kocası kendini kapıp koyvermemiş, onun göğsünde bir bebek gibi ağlamamış ve böylelikle de konumunu başarısız bir efendiden acınası bir çocuğa döndürmemiş olsaydı, evlilikleri gümbürdeyip gidebilirdi. Ama arzunun ulaşamadığı yerde duygusallık boy atar.”
O kan kızılı seller onu istemediği bir şeye, dünyaya tepeden bakmaya zorlamışlardı, bu yüzden de tehlikeliydiler. Şimdi içinde duyduğu ise tehlikenin o tanıdık, o gizli bilincinde yıkanmış, arınmış bir arzuydu. Artık arzudan ve onun olası duyumundan başka hiçbir şey söz konusu olamazdı. Bunun bilincinde olduğundan, ilk keresinde neden sevişmekten kaçınabilmek için evlendiğini –Meg Bishop birilerinin böyle söylediğini söylemişti– biliyordu artık. Ta içindeki gizli nefret, içinde yabancı bir şeyi taşımama konusundaki bilinçsiz karardı bu. Bu nefret geçmişti artık. Doğurganlığın çekilen selleriyle birlikte çekip gitmişti. Şimdi yalnızca her iki tarafın da işine gelen kurnazca bir önermenin üstlenilmesi, tutkudan uzak kıpırtısız bir göl ve üzerindeki dingin ay kalmıştı geriye.
Paolo, kendisininkinden çok daha karmaşık bir ruhun yüzeyi altında yatanları göremeyecek ya da görmek istemeyecek kadar kendine vurgun, hovarda bir salon adamıydı. Karşısındaki insana bir kere, o da ilk karşılaştıkları zaman bir göz atar, ne kadar iyi giyimli olduğunu aklına yerleştirerek ikinci bir kere bakma derdinden kurtulurdu. Ancak bir soru soracağı ya da istekte bulunacağı zaman yönelttiği o uykulu, neredeyse bakıp da görmeyen bakışlar bir yana gözlerini insanın yüzüne hiç çevirmezdi. Bu cilve olduğu kadar kendisinin dışındaki her şeye karşı duyduğu o müthiş kayıtsızlığın da bir parçasıydı. Ve işte, algılama yeteneği en alt düzeyde olan Paolo bile Mrs. Stone’da ölçüsü kadar niteliği de alışılmadık olan belli bir yalnızlığın varlığını sezmişti.”