1000Kitap Logosu
Resim
Richard Sennett

Richard Sennett

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.1
358 Kişi
1.231
Okunma
140
Beğeni
4.763
Gösterim
Unvan
Amerikalı Sosyoloji Profesörü, Yazar
Doğum
Chicago, Amerika Birleşik Devletleri, 1 Ocak 1943
Yaşamı
Richard Sennett (d. 1 Ocak 1943, Chicago), Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve Londra Ekonomi Okulu'de sosyoloji profesörü, New York Üniversitesi'nde sosyal bilimler profesörüdür. New York Institute for the Humanities'in (New York Beşeri Bilimler Enstitüsü) kurucu direktörüdür. Sennett'in sosyal bilimlere en önemli katkılarından biri, kentlerin modern dünya gerçekliği içerisinde bireysel yaşamları şekillendirişi ile ilgilidir. 2006 yılında Hegel ödülünü kazanmış , 2008 yılında ise 100,000 Euro değerindeki Düseldorf Gerda Henkel Vakfı tarafından verilen Gerda Henkel ödülüne layık görülmüştür. Sennett, 1987'den beri sosyolog Saskia Sassen ile evlidir.
171 syf.
·
4 günde
·
Puan vermedi
Ayrıldığımızda veyahut öldüğümüzde aradan bir hafta dahi geçmeden yerimize ‘’yeni bir elemanın’’ bulunacağı bir iş için kendimizi ne kadar da hırpalıyoruz. Ruhumuzu, benliğimizi ve tüm bunların bir araya gelerek oluşturduğu karakterimizi görmezden gelerek dört elle sarıldığımız mesleklerimiz ne yazık ki bize aynı karşılıkta bulunmuyor. Günümüz dünyasında tek bir işten emekli olma dönemi neredeyse büyük bir hayal olmaya başladı. Esneklik, özgürlük adı altında sunulan şeylerle bugün bir insan evladı neredeyse birkaç yılını bile doldurmadan kendini başka bir işin başındayken bulabiliyor. Bu duruma sadece iş değişimi olarak bakmak da yanlış olacaktır. Mekan değişimi, mevcut arkadaşlardan uzaklaşıp yeni bir insan topluluğun içine girmek gibi her ne kadar farkında olmasak da hem ruh hem de bedenimiz için son derece külfetli bir sürecin içinde buluveriyoruz kendimizi. Ve tüm bunlara rağmen yakamızı bir türlü bırakmayan o ‘’belirsizlik’’ hissi de cabası. Bir oradan bir oraya savrulan zavallı insan rotasını şaşırmış bir kuş gibi kendi ruh dünyasının semalarında yönünü bulmaya çalışıyor. ‘’Evden çalışma sistemi’’ ise kapitalizmin ya da mevcut dünya düzeninin vardığı belki de en uç noktadır. Her şeyimizle kendimizi özgür ve bağımsız hissettiğimiz, adeta kendi küçük krallığımızı ilan ettiğimiz yuvalarımızda artık tıpkı bir mahkum gibi kendimizi işimize adıyoruz. Şirketler evden çalışma sistemindeki verimliliği arttırmak için her gün yeni yöntemler ve programlar üzerinde çalışıyor. Bilgisayarımızdaki bir program sayesinde iş dışında yaptığımız tüm site ziyaretleri vs. şirketin datalarına kaydediliyor ve daha sonra bu kayıtlar üzerinden iş performansımız değerlendiriliyor. Daha önce de dediğim gibi esneklik adı altında sunulan bu sistem sıcacık yuvalarımızda dahi özgürlüğümüzü bir daha geri vermemek üzere almış görünüyor. Kitapta bahsi geçen bir diğer şeyse ‘’risk almak’’ kavramı. Çağımızda risk almak artık sonuçları üzerinden ele alınıp değerlendirilen bir şey olmaktan ziyade kavramın kendisinin daha önemli olduğu bir noktaya doğru gidiyor. Risk almak eyleminin nihayetinde neler elde ettiğimizin ya da neleri yitirdiğimizin pek de bir önemi yok sanki. Kendimizi o ‘’risk alabilenler’’ kervanına dahil edip edemediğimiz çok daha mühim bir mesele. Çünkü garanticilik ya da belki pasiflik diyebileceğimiz durum günümüz dünyasında hoş karşılanmayan bir davranış biçimi haline geldi. İnanılma bir hengamenin ve bu hengamenin getirdiği selin ortasında duruveren insan kendini bu sele kaptırdığında selin kendisini hangi kapının önüne getireceğini bilmese bile ‘’risk almış’’ olmanın verdiği özgüveni tüm zerrelerinde hissediyor. İleride keşke dememek için mi yoksa kendi içimizdeki bir hesaplaşmanın sonucunda mı bunu yapıyoruz? Bu sorunun ortak bir cevabı yok ancak risk almanın getiri ya da götürüsüne mi yoksa risk almak eyleminin kendisi mi bizim için daha önemli bunu da ancak kendi içimizde yaptığımız bir sorgulamanın sonucunda cevaplayabiliriz. Çağımızın belki de en büyük tabularından biri ‘’başarısızlık’’. Bugün çoğu insanın elinden düşüremediği kişisel gelişim kitaplarında başarıya dair reçeteler ardı ardına sıralanırken başarısızlığa ve başarısızlıkla nasıl başa çıkılacağına dair iki satır yazı görebilmek bile pek mümkün değil. Haliyle başarıya bu kadar odaklanılıp başarısızlığın da aynı ölçüde ötelenip göz ardı edildiği bir ortamda hayal kırıklıkları da o denli büyük oluyor. İş, siyaset, spor ve aklımıza gelebilecek diğer tüm alanlarda her on kişiden yedisi başarısızlıklarla dolu bir hayat geçiriyor desek sanırım yanılmayız. Geriye kalan o üç kişi ise zaten arka arkaya gelen başarısızlıkların, hayal kırıklıklarının ardından o noktaya ulaşabiliyor. Hani şairin ‘’Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır’’ demesindeki gibi. Ahvalin bu olduğu bir ortamda başarıyı tek gerçekmiş gibi görmekten sıyrılıp bu hayatta başarısızlıkların da var olduğunu ve hep var olacağını içselleştirenler bu hayatta öne çıkıyor. Hayat toz pembe değil ben tüm başarı ve başarısızlıklarımla ben olabilmeliyim. Bana soracak olursanız bu da büyük bir başarıdır.
Okuyacaklarıma Ekle
388 syf.
·
Puan vermedi
aslında her şeyin özünde benim bedenim var
Ten ve Taş - Richard Sennett (Bu biraz sübjektif olacak.) Mukayese ve Ben Kendimi kıyaslama konusunda durduramıyorum. Zihnin doğuşuyla var olmuş sanki bu. İnsan olmak - hayvan olmak, kadın olmak - erkek olmak, proleter olmak - burjuva olmak, taşralı olmak - şehirli olmak.. ya da en baştan alalım, olmak ya da olmamak. Hep bir kıyaslama hâli. Bu bazen annemin elalem teorisi olabilir, işte bazen de karşılaştırmalı mimarlık tarihi. Genç yaşıma rağmen bir türlü zamana ayak uyduramıyorum. Bir kitap mı alınacak, niyet edip evden çıkmak, Sahaflar, Süleymaniye, Özbekler Çarşısı ve dahasını turlamak, öyle almak.. Bu azalan zamanların zamanında bunu yapmak belki beyhude, ancak elde ettiğim şey için uğraşmış olmayı seviyorum. Ama şöyle de bir gerçek var ki, sanki kapitalizm kendisinden kaçınmaya çalışanları daha çok eziyor. "Ben böyle olmak istemiyorum, ben eskisi gibi kalacağım" dedikçe sanki tüm geçmişlerden kalan ve yine tüm geleceklerin altında hapsolan bir günah keçisine dönüşüyorum. Aslında aklımda yokken, kitapçı önerisiyle karşılaştığım bir eser oldu bu, belki de böylesi daha iyi. Çünkü internetteki sepete ekle butonuyla sohbet edemezsiniz. Kitaba Dair (eser, mimarlık tarihine insan ve yapı modeli üzerinden yaklaşan ve tarihi bilgiden önce dönemlerin zihniyetini ve dönemler arasındaki ilgileri inceleyen bir çalışmadır.) Akla öyle hemen gelebilecek bir şey değil, insan bedenini sokağa serip mimari planı onun üzerinden çizmek, "şehrin de bizim gibi damarları vardır, nasıl dolaşan kan yaşatıyorsa bizi, şehri de yaşatan içindeki insanların akışıdır" demek. Bu benim alışık olduğum öğrenme biçimi değil, bana ezberlememi öğütlüyorlar düşünmemi değil. Belki de bu kıyas meselesi, düşünmekle ilgili. Ten ve Taş kitabı da bu ilginç düşünce ağını çiziyor önce. Bir yere bilgiyi yığıvermek öylece değil de, önce çerçeveyi çizmek, çerçeveyi anlamak gibi. Çünkü insan öyle boşlukta ansızın var olmadı. İnsandan önce mekan, fikirden önce bağlam... Özellikle Metis Yayınları'nda gördüğüm ve "ben bugüne kadar ne okumuşum" dediğim bir anlatı tarzıdır bu. Bilgiyi öylece kuru kuru yığmaktan öte bir şey, o mekanik anlatıyı ruhla inceltip ağırlığı azaltmak gibi..  Ki kuru bilgiyi tüketmek hazımsızlığa yol açıyor olmalı, yoksa tepemizdeki bilirkişilerin bu halleri, yüzlerinin kırmızısı, vücutlarındaki kasıntı başka ne ile açıklanabilir? Yıllarca bir hamal gibi sistemin sırtımıza yüklediği kitapların, bu müfredatın altındaki öğrenci enkazının sebebi de bu kuruluk değil mi? Bugün ben insanım, ben "oldum" diyorsam, bu oluşta, gördüğüm eğitimin ne kadar katkısı var bilemiyorum. Ancak bu ve bunun gibi kitapları sunabilirim referans olarak, başarı belgeleri ya da diplomaları değil. (Ah en son ben kitabı anlatıyordum, yapmam gereken şey sistem eleştirisi değildi, hem şimdi Silivri mevsimi de değil.) En son insan diyorduk, şehrin planına serilmişti bu kişi. Her zaman ideal olanı mükemmel olanı nasıl arıyorsak, öyle mükemmel yaratmalıydık kendimizi de şehri de. i.resmim.net/i/vitruvius-man.jpg i.resmim.net/i/Le-Corbusier..jpg Batı için Karanlık olan Çağ'dan sonra bilindiği gibi eskiye tutunarak bir kandil yeniden ateşlenmişti. Özellikle Antik Yunan eserlerinden ilhamla canlanmıştı bir şeyler, hiç yoktan var oluş değil, işte bu yüzden yeniden doğuş... Da Vinci de Vitruvius'un adamını yeniden yarattı. Aslında bu beden üzerinden birçok kanıya varılabilir, ancak beni cezbeden şu an bu kitabın ve okumakta olduğum bölümün etkisiyle mimari. Yani her beden gibi, her yapının da bir başı - bacak ve kolların oluşturduğu köşegen ayrımları mevcuttur. Nasıl ki doğumun ya da üremenin gerçekleştiği, bunlar olmasa bile insanın ağırlık merkezinin, G noktasının bulunduğu karın çok mühimse, yapı için de karın bölgesi kritiktir. Yapıya buradan bakarız, ilk girdiğimiz kısım budur. Odağımız ise baştır, ona doğru bakarız, en önemli unsur orada konumlanmıştır, bedenin tüm ölçeklerinin farklı varyantları buradan doğmuştur. klasresim.com/i/oxYqX klasresim.com/i/oBq5J Politikayı da, mimariyi de beden üzerinden anlatmak mümkün. Aslında her mesele bedene ve ten'e indirgenebilir. Her yapı her taş buradan yükselebilir. Mesela, şehir de bir vücuttur. Yolları damar, kalbi ibadethane ya da meclis binası, bağırsakları ise alışveriş meydanı. Yani insanlar dolandıkça şehre kan pompalanıyor, insanlar tükettikçe pislikler ortaya çıkıyor, yine de ruhani bir taraf olarak başı ve kalbi olan bir beden olarak kalıyor.. Daha çok bedene odaklansam da, kitap benim başta ifade etmeye çalıştığım kıyaslama mefhumumla doluydu. Benim o eskiye duyduğum özlem yahut muhafaza etmeye çabaladığım nostalji örtüsü burada da mimarların gittikçe bir cevher arar gibi kadim kaynaklara inmesiyle kendini gösteriyordu. Daha değinemediğim, zihnime kancası takılan birçok soru işaretini barındırıyor eser. Soru işareti derken, belirsizliklerden değil, bu filozofların yanıtı yabana atıp peşinden koştukları sorulardan bahsediyorum. Üşüyor olmanın, bedendeki bu zayıflığın toplumdaki statüyü nasıl belirlediğinden, bedende uyanan sıcak-soğuk tensel hislerden şehre aktarılan planlara... Kaya sıcak, beton soğuk mesela. Demek ki doğal olan iyidir. Kadın zayıf erkek güçlü ayrıca. Demek ki güçlü olan tirandır. Şehir ileri, taşra geri mesela. Demek ki geride kalan kötüdür, yalnızlığa muhtaçtır. Belki de ülke bir bedense, başkent kalptir, ve bu yüzden akıştaki tüm akyuvarlar ve alyuvarlar kalbe ulaşmaya çalışıyorlardır. Bu yüzden doğuyordur belki de göçler ve mülteciler. Beden neden bu kadar önemli bilmiyorum. İnsan neden variyatın padişahı? Benim bu kıytırık varlığım neden eşref-i mahlukât bilmiyorum. Belki de biz varız diye dönüyor dünya, biz yazıyoruz diye doğuyor edebiyat. Öyleyse her şey bizim için ve her şey bizimle vâki. en.wikipedia.org/wiki/Vitruvian_Man en.wikipedia.org/wiki/John_of_Salisb... v3.arkitera.com/h50592-beden-ve-mim... mimaritasarimveelestiri.wordpress.com/2012/05/21/beden-ve...
Ten ve Taş
8.9/10 · 106 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
171 syf.
Akışkan İnsanın Doğuşu
Aydınlanma ile birlikte toplumun tüm katmanlarının yararlanması gereken biricik önemli şeyin zaman olduğunu fark eden düşünürler, öncesinde akılsızca yürütülmüş olan ve Aydınlanma ile rasyonalize edilmiş düşüncelerdeki pürüzlülükleri, daha fazla Aydınlanma ile giderebileceğini düşünmüştür. Bu da zamanın daha rasyonalize edilmesi anlamı taşır ki, Weber'in "demir kafes"i, bu anlatımımızın bir özetidir. Bu kafes, demirdendir ve dolayısıyla güçlüdür, zamanı disipline eden bir yapıdır; bunun asıl karşılığı bürokrasidir, böylece zaman en akıllıca kullanılabilirdi. Burada meydana gelen sorunlar aşılırken daha Aydınlanmacı, bu sebeple daha rasyonel ilerlendi, zaman daha küçük parçalara bölündü ve bunun getirisiyle "emek" kavramı evrime uğradı; çalışma süreleri, saatlik ücretler vb. konularda regulasyonlara gidildi. Artık her bir kuruşun kazanılmasının uzun stratejileri geliştirilmişti ve 'daraltılan zaman' insan benliğini bu stratejilerin esiri altına soktu, insan kuruş kazanma stratejilerinde sürüklenen bir yaratık formuna girdi, zamansız bir yaratık olmasına karşın insanın. Her input'un değişim varlığına sokulduğunda verdiği output bir bağlamda düşünüldüğünde; aşırı rasyonalizasyonun sonucu olarak kapitalizm, evrim geçirmeye zorlatıldı. Otoriter olan iktidarların da bu değişimden nasibini almasıyla "otoriter olmayan" iktidarlar meydana geldi ve otorite işçiler arasında 'farkındalığı' olanların eline geçti ve hiyerarşideki eşitsizlik daha yükseldi; bunu iktisadi mantığın dışına çıkıp daha halktan bir ifadeyle anlatabiliriz: "zengin daha zengin, fakir daha fakir oluyor." Dönüşüm sürecini hızlı ele aldığımın farkındayım, esasında bu geçiş sürecindeki temel vurgunun klasik kapitalizmin esnek kapitalizme evrilmesidir, bunun da sebebi Aydınlanmanın getirdiği rasyonalizmin en üst seviyelere tırmanmasıdır. Döne dolaşa toplum dengeye gireceğinden bu tırmanışın bir sonucu olarak yeni arayışlara yönelindi ve "esnek" ya da "akışkan" kavramı da bu arayışın sonucunda anlam değişimine uğradı. Elbette bu değişimin kökeninde üretimdeki arz-talep mantığının imbalansı yatmaktadır. Durmaksızın seri ve primordial üretimler yapan (fordizm) ve arzı talebe göre regule etmeyen sistem, sosyolojik açıdan talepte tepkeye sebep oldu, sonuçta üretilen ürünler çeşitlendirildi ve nicelikte az sayıda olmaya başladı (postfordizm), tekelleşmenin estetiği farklı bir anlama büründü. Artık yavaş yavaş 'tüketici toplum'un kapıları aralanmıştı. Bu geçiş süreci yalnız iktisadi değil, siyasi, psikolojik, bilimsel vb. birçok açıdan etkilendi ve geçiş hızlandı. Postfordizmde öne çıkmaya başlayacak olan 'esnek' üretim, kapital düzenin hayatta kalması için çok önemli bir kan transfüzyonu olmuştu adeta. Artık 'iş' yoktu, 'projeler' vardı; artık 'uzun vadeli stratejiler' yok, yerine 'her an değişime uğrayabilecek stratejiler' vardı. Örneğin büyük bir şirket 'kısa süreli sözleşme' ile şirket içindeki bir görevi küçük şirketlere aktarmaktadır. Piyasada çabuk getiri elde etmek isteyen bir üretici, kurumunu hızla değiştirmesi gerektiğinin bilincindeydi. Psişik aygıtın bu gelişmelerden nasıl etkilendiğine bakarsak; uzun vadeli stratejiler döneminde birbirlerine güven ve sadakat duyma zamanı bulabilecek insanların, kısa vadeli dönemde böyle bir zamanı yaşayamamasından kaynaklı; önce insanlar arasına güven kuramama süreci girdi, bunun çarpık kentleşmeden de nasibini alacağını biliyoruz elbet; hatta bazı sosyoekolojik konuların iktisadi konuların içerisine konuşlandırılması gerektiği düşüncesi, burada sorgulanabilir ama konu bütünlüğü için buraya girmeyeceğim. Daha gözle görülebilir örnek olarak kitaptaki Rico'nun dediği gibi, artık komşularımızı tanıyabilecek zamanımız yok ve 'bir şeyler' oluyor, onlarla birbirimizin adını öğrenme ve en ileri düzeyde mahalle sorunları dışında bir şey konuşamadan ayrılıyoruz. Kapitalizmdeki sözde 'esnek' değişimin yarattığı tablo budur. Aslında anlatılanların hepsi, klasik kapitalizmde rutin olanın açtığı olumsuzlukların, Aydınlanmacı mantıkla, yine yok edilmeye çalışılmasıyla; meydana gelen esnek kapitalizmin (ve bu sebepten dolayı metalaştırılmış zamanın evrimsel) anlatımıdır. Bu bağlamda 'yeniden tasarlama' süreciyle işçiler işten çıkartılmaya başlandı ve bu durum, kalan işçilerin "ben de çıkarılacak mıyım?" düşüncesiyle güvensizliğinin artışına sebep oldu. Bununla da kalmadı, 'katmansızlaştırma' ve 'dikey ayrışma', kalan işçilerin iş yükünü arttırmıştır. Küresel işsizlikteki bu artış "elimden her iş gelir" şeklinde, tüm dünyada aynı olan bir insan profili yaratmıştır. Bu da distopik sosyolojide 'robotik insan' modelinin doğuşuna örnek teşkil edecek bir profildir. 'Esnekliğin' kapitalizme verdiği bu güçlü kan, 'özgürleşme' başlığı altında yapıldığı için son derece başarılı olmuştur. Evet, insanlar esneklikle birlikte özgürleşmiştir, çalışma saatlerini işçi belirlemektedir, hatta kişi evden, kafeden, sokaktan çalışabilmektedir; tüm bunlar özgürlükle ilişik de olsa bunlar esasen 'moralsiz (ahlakdışı) özgürlükler'dir. Zira, artık otorite olmayacağını söyleyen iş yeri, otoritesizliğin zorunluluktan otorite yaratacağını bilmezden gelir ve işçisini gizli bir otoriteyle baskı altında tutar (1984'ün distopik Büyük Birader'inin tele-ekranlarda oluşunu hatırlayın). Evden çalışma imkanı sunan işveren, bir şekilde de olsa, işçisinin bilgisayardaki çalışma sitesinde kaç dakika zaman geçirip neler yaptığını görüntüleyebilmektedir, ama gelgelelim artık 'özgürlük' vardır. 'Artık otorite yok, baskı yok' sloganlarıyla özgürlüğün kapitalizmin ruhunda olduğunu söyleyen çakal düşünce, insanları belirsizliğin circulus vitiosus'una hapsedip ruhen köreltmektedir, bu körelmenin getirdiği kaygılar, esnek kapitalizm ile bütünleşen esas duygudur. Kısaca belirtilmesi gereken temel nokta, yeni kapitalizmin esnek reform ile birlikte "akışkan" karakterde bir insan yaratmasıdır; bu akışkan kişi, durmaksızın değişen dünyaya durmaksızın yetişmeye çalışmaktadır ve böylece hayatını anlamsız bir çile haline sokmaktadır ki, bu "dünyevi çilecilik" şeklinde ifade edilir ve esas anlamı, kişinin işine olan bu aceleciliğinin onun kişiliğine emilmesidir. Zira kişilik, sosyolojik tarifiyle, belli bir yaş döneminde maturasyonu sona eren bir şey değildir. Sennett, kapitalizmin tarihini anlatırken kapitalizmin gelişimsel sürecindeki düşünsel ortamı da tarif ederek okuyucunun bunu nesnel bir şekilde değerlendirmesini sağlamış, sahadan verdiği çok değerli örneklerle, başta iktisatçılar olmak üzere, okurlarına yepyeni bir bakış kazandırmıştır. Bilhassa son sayfalarda verilen istatistik tabloları, metinde varılan yargıların raporlanmış bilimsel sonuçlarıdır diyebiliriz.
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.