(Spoiler)
Martı Jonathan Livingston: Hakikate Kanat Açmak
Richard Bach’ın Martı adlı eseri, temelde Platon'un "Mağara Alegorisi"ni işler. Kitap; Martı Jonathan Livingston’ın kendini aşma, yeteneklerinin sınırlarını keşfetme ve gerçek uçuşu öğrenme yolculuğunu konu alır. Bu süreçte Jonathan’ın ailesi ve çevresi tarafından nasıl dışlandığını, sürüsünden sürgün edildikten sonraki gelişim ve öğrenme sürecini izleriz.
Jonathan; yalnızca karnını doyurmak, didişmek ve güç gösterisinde bulunmak uğruna yaşayan sürüsünün aksine, uçmanın gerçek anlamını kavramak isteyen ve bunun için çabalayan bir karakterdir. Aslında Jonathan’ı; hayatın anlamını sorgulayan, düşünen ve "okuyan" bir insan figürü olarak görebiliriz. Ancak sürüsü, onun bu arayışını anlamsız, saçma ve yaşamın asıl amacına aykırı bulmaktadır:
"...Bir gün, Martı Jonathan Livingston, sorumsuzluğun çıkmaz bir yol olduğunu anlayacaksın. Yaşamın sırrına erilemez. Bu dünyaya gelişimizin tek bir nedeni vardır: Yiyeceğimizi bulmak ve olabildiğince uzun yaşamak."
Kurallara göre, sorgulama sırasında hiçbir martı kurultaya karşı kendini savunamazdı. Ama Martı Jonathan, gür sesiyle bu kuralı da yıkıyordu:
“Sorumsuzluk mu kardeşlerim? Yaşamın yüce amacını ve anlamını kavrayıp onun peşinden koşan bir martıdan daha sorumlu biri olabilir mi? Binlerce yıldır balık kafaları peşinde sürüklendik durduk. Oysa şimdi yaşamak için çok daha asil bir amacımız var: Öğrenmek, yeniliklere kucak açmak ve özgür olmak! Bana bir şans tanıyın; bulduklarımı, öğrendiklerimi sizlerle paylaşayım.”
Sürü, bu sözler karşısında adeta taş kesilmişti; ancak Jonathan'ın bu çabası başlangıçta sonuçsuz kaldı. İnsan (veya martı), bilmediği şeyden korkuyor ve kalıplaşmış fikirlerini sarsılmaz birer gerçek sanıyordu. Tıpkı Mağara Alegorisi’nde olduğu gibi: Dar bir mağaranın içinde zincirlenmiş, hayatı sadece duvardaki gölgelerden ibaret sananlar; mağaradan kurtulup güneşi ve hakikati gören kişinin sözlerini "saçmalık" olarak nitelendirir. Gerçek sandıkları şeylerin ötesinde bir dünya olduğu fikri onları öfkelendirir; sonuç olarak gerçeği söyleyen kişi dışlanır, hatta bu durum onu öldürmeye teşebbüs edilmesine kadar varabilir.
Jonathan cesurdu; ona dayatılanı değil, kendi hakikatini yaşamak istiyordu. Kendisi gibi olan bir grup martıyla tanıştığında yuvasından tamamen koptu:
"İşte burası cennet olmalı diye düşündü ve içten içe gülümsedi. Cennetin henüz eşiğinde olan biri için, onun gizine erdiğini düşünmek, onaylanacak bir yorumlama değildi."
Gerçekten de öyle... Kendini en bilgili sananlar henüz hakikatin eşiğinde bile değilken; gerçekten bilenler, öğrenmenin sonu gelmez bir yolculuk ve hayat boyu süren bir keşif olduğunu bilirler. Jonathan, bu yolculukta sürünün en bilgesi Chiang'dan eğitim aldı:
"Chiang, genç martıyı dikkatle süzdü ve ağır ağır konuştu: 'Düşündüğün herhangi bir yere yetkin hızla ulaşabilmek için, daha şimdiden oraya ulaştığına inandırmalısın kendini.'"
İnsan zihni Jonathan’ın kararlılığı kadar yalın değildir; çok daha kompleks, değişken ve dengesizdir. Yürüyen, bazen koşan, sürekli düşen ama yeniden kalkmaya çalışan; kimi zaman umutsuzluğa kapılıp hayal kırıklığı yaşayan ama yine de yolunu bulmaya gayret eden bir varlıktır insan.
Fakat tüm bu karmaşanın içinde bizi ayakta tutan güç inançtır. İnanç, sadece bir hedefe varmak değil; o hedefin halihazırda içimizde olduğunu bilmektir. Jonathan’ın kanatları sadece tüylerden değil, bu sarsılmaz inançtan yapılmıştı. Bizler de kendi zihnimizdeki sınırları yıktığımızda, aslında uçmak için bir gökyüzüne değil, sadece özgür olduğumuza inanmaya ihtiyacımız olduğunu keşfederiz. Çünkü en uzağı gören martı, kendi sınırlarının ötesine bakmaya cesaret edendir.