@ggkcen ile birlikte okuduğumuz Magda Szabo 'nun Iza'nın Şarkısı kitabının söyleşisini siz değerli okurların ilgisine sunuyoruz.
Galeyan : Bir soruyla başlayalım o halde, İza'nın Şarkısının melodisi nasıldı sizce ?
@ggkcen : Güzel bir soru öncelikle. Iza şarkısının sonunu getirmeye cesaret edemiyor gibi yansıdı bana daha çok. Her zaman pozitif olanı duymak isterken hayatın dualitesini hesaba katmıyor. Fazla iniş-çıkışlara izin vermiyor ki müziğin doğasında da bu vardır. Siz ne düşünüyorsunuz peki?
Galeyan : Benim açımdan İza'nın şarkısının melodisi hüzünle birlikte mahkum olduğu ve annesini mahkum ettiği yalnızlığın oluşturduğu hırçınla harmanlanmış gibiydi. İza'nın ikircikli haliyle ilgili olarak bir şey daha sormak istiyorum. İza, kendi şarkısının sonunu mu getirmeliydi yoksa ısmarlama bir notalarda söylediği şarkı ruhundan uzak mıydı?
@ggkcen : Şu alıntıyla cevap vermek isterim: “Iza’nın yapacak işi çoktu, ağlamak veya düşünmek için zaman yoktu pek.” Şarkısının sonunu getirebilmesi için kontrolü elden bırakmayı göze alabilen bir karaktere sahip olmalıydı. Her ne kadar şarkı sözlerine önem verse de hatıralardan kaçan yapısı bir uyumsuzluk yaratıyordu isteğiyle. Sizin şarkı olasılığınız da kaçtığı melodiye kendiyle beraber herkesi hapsetmesi bir yerde.
Galeyan : "Moda olan aşk şiirlerini duygularıyla değil aklıyla söylemesinin sonucu gibi." Peki İza suçlu muydu? Özellikle annesine karşı?
@ggkcen : Herkes kendince en doğru bildiği şeyi yaptı. Ama karakterlerin yoğun suçluluk duygusu yer yer çok hissediliyordu. “Sadakatsizlik ederken suçüstü yakalanmış gibi kızarıp ürperdi: Küçücük dahi olsa, Vince’siz nasıl sevinç hissedebiliyordu?” Bu cümle mesela yarım asırlık eşini kaybeden yaşlı kadının gelgitli suç hislerini epey yansıtıyordu.
Galeyan : Profilinizde yer alan web sitenizde Ruhunu Yakalamak başlıklı bir yazı var. "Tıpkı ben sadece senin iyiliğini istedim diyen ama aslında sana zarar veren, samimiyetten uzak bir tanıdığın gibi." bu cümlenin karakteri İza, ruhunu yakalayamadığı gibi - Aaron T. Beck 'in "Ruh yaşamak zorundadır." - annesinin ruhunu Budapeştede bir apartman dairesinde sıkıştırması suçlu olduğunu göstermez mi ?
@ggkcen : Evet kesinlikle, toksik olduğu yönlerin/davranışların olduğunu yadsıyamam. Bu noktada okurken şunu sorgulamıştım; görünürde ‘fazla uyumlu’ bir çocuktu Iza, ebeveyn rolünü üstlendiği, fedakarlık yaptığı pek çok yerin altı çizilmişti. Peki neden size de böyle yansıdı karakteri? Yani iyiliğini istese de özünde toksik olması?
Galeyan: Buna da başka bir cümlenizle cevap vereyim. "Köklenemeyen insan yıkıldığı her an esen rüzgarı, yağan yağmuru ya da ne bileyim kayan toprağı suçlar." İza köklenememiş bir karakterdi benim gözümde. Kökü olan annesini köksüzleştirme çabası içerisinde suçlayacağı kişi kendisiyken annesini suçladı. Uyumlu biri olduğu konusu üzerinden değerlendirme yapacaksam uyduğu hayatın hikayesiz ezbere bir hayat olması göz önüne alındığında bence daha çok uyumsuz bir hale geldi ve uyduruk yaşama annesini uydurmaya çalıştı.
@ggkcen : Köklenememiş olduğunu söylediniz bunu detaylandırır mısınız? Size bu şekilde düşündüren tam olarak neydi?
Galeyan : İnsan hikayeleriyle var olur. Kendi hikayesi olmadığı sürece de başkalarının hikayelerine yama olması değişmez bir gerçek. İza kendi çocukluğunun hayatının hikayelerini bırakarak aslında kendini yok saymış oldu nihayetinde. Acımasız bir yaklaşım sergilemek istemiyorum, ancak insan uyum sağlarken, kendi olarak veyahut kendinden vazgeçerek uyum sağlar. Malesef İza kendinden vazgeçerek uyum sağladı. Bununla birlikte başkalarının hikayelerine yama olma durumuyla ilgili ironik bir durum da "Sevgilisi ve yazar olan Domokos'a herhangi bir şey anlattığında onun bunları kendi öykülerine meze yapacağının farkında olması". Ve kendinden vazgeçmek kökten uzaklaşmak anlamına geldiğinden köksüz bir karakter olarak nitelendirdim. Bununla birlikte görev bilinci dahilinde yapılan iyilik ile insanın kendi içtenliğinin ürünü olan iyilik arasında bir fark var. İza'nınki görev bilinci ile yapılan görünürde iyilik zannedilen ama annesini şu mısraların ürünü yapan bir hareketti. Rosario Castellanos un "dadme la muerte que me falta- bana ihtiyaç duyduğum ölümü ver."
@ggkcen : Teşekkür ederim, şimdi açtığınız pencereye yaklaştım. Baba-kız ilişkileri çok iyiyken annesiyle ilişkisine pek yer verilmedi. Bir varsayım olarak babasının kaybına duyduğu öfkeyi annesine mi yansıttı farkında olmadan? “İnsana en çok acı veren şey, söyledikleriyle söylemek istedikleri arasındaki uçurumdur.”Fyodor Dostoyevski Öfke uzun süre gidecek yer bulamayan üzüntüdür, denir. Suçlu aramaktan ziyade Iza’yı bu davranışlara iten nedenleri merak ettim daha çok. Iza’nın iyiliği manipülasyon niteliğinde görünüyordu, katılıyorum kesinlikle. Sorunuza gelecek olursam Eski eşi Antal’ın kayıtsızlığı ve yanlış hatırlamıyorsam dördünce bölümde Iza’nın göründüğü gibi olmadığını vurgulaması da doğruladı benim açımdan bu sahte personayı. Başkalarından alacağı aferin veya nasıl göründüğü gerçeklerden daha önemliydi Iza için.
Galeyan : Maksadım yargılayıcı bir üslupla kitabı heba etmek değil elbette ama fazla anlayış gerçeği örtmesin diye zorladım diyelim :) "Kişiliğini ve işini koruyan o korkunç disiplin bana da bulaşmadan, senin içinde artık her şeyi sadece senin gözlerinle görece kadar erimeden önce;.. Dorozs'un beton ve camdan bir kaplıca merkezi, bir sıcak su ve döviz kaynağından ibaret oldupunu düşünmeye başlamadan önce seni terk etmem gerektiğini anladım." s.220 , Antal aslında kayıtsız değildi sadece disiplin içerisinde İza gibi hikayesiz kalmak yerine kendi olarak yaşamak istediği için terk etti İza'yı.
@ggkcen : Neden terk ettiğini belirtmemiş olması kayıtsızlık olarak yansıdı bana. :) Yoksa kendince çok geçerli bir nedeni vardı.
Galeyan : İyi nedir? sorusunu düşünmemiz gerekiyor sanırım burada. İza'nın iyisi ile annesinin iyisi örtüşmüyorsa iyi denilende bir sorun vardır elbet. Burada bir soru sormak istiyorum. İza mı yoksa Antal mı kadını gerçek anlamda anne olarak görüyordu?
@ggkcen : Öyle gerçekten anne-kız arasındaki kopukluk…
‘’ Çok konuşuyorum kendimle bugünlerde. Ne yapayım? Başkalarının sohbetinden hoşlanmaz oldum. ‘’Oğuz Atay Annesinin iç sesiydi adeta kitabın sonlarına doğru ve içimi parçaladı. Antal derim. Kan bağı olmamasına rağmen onun yaklaşımları hep daha samimi geldi.
Galeyan : İnsan sözün karşı tarafa varmayacağını hissettiğinde kendini açıklaması kelimenin israfı gibi geliyor bana. İza, Antal'ın sebeplerini anlamaktan uzaktı. Annesini anlamak yerine ona "O çok eskidendi canım, diye karşılık verdi Iza, bir el hareketiyle hatıraları uzaklaştırarak, üzerinden neler geçti neler: Dünya Savaşı, mücadeleler… " diyerek :) o yüzden Antal'a kayıtsız diyemeyeceğim. Tabi düşüncenize saygım var. Antal da bana daha samimi geldi, sanırım kökü olanın ruhunda durulanan kavramlar bizde daha çok yer ediyor.
@ggkcen : Okurken hep bu cevabı aradım, haklısınız :)) Kayıtsızlık konusu ile ilgili tam olarak ikna olduğum söylenemez. Çünkü bana İza tarafından Sabahattin Ali 'nin “İçimde yarım kalmış bir konuşmanın hüznü vardı.” cümlesinin varlığıyla takındığı bir kayıtsızlık söz konusu idi. Çünkü hiçbir zaman Antal tarafından terk edilmesinin nedenini bilmedi.
Galeyan : İza hanım söylenilse anlayacak mıydı yani Antal'ı :))
@ggkcen : Bir umuttur yaşamak. :))
Galeyan : Antal delikanlı adam kelime israfı sevmiyor :))) İza söylenilse bence yukarıda bahsettiğim şekilde annesine verdiği cevap mevziinden bir cevap verecekti. Tabi kadın olan sizsiniz hanfendi siz daha çok içselleştirirsiniz:)
@ggkcen : Kapanış önemli ya ne olursa olsun. Ben bilmek isterdim.
Galeyan : Antal da belki İza'nın köksüzlüğünde simgelenen güruhtan bu şekilde öc almak istemiştir bilemeyiz :)
@ggkcen : Siz epey Antal fanısınız yalnız. :))
Galeyan : Antallar ölmez şekil değiştirir İza'lar ise yaşamamaya mahkum :)) Kitabın sonunda Antal'ın yaşamına devam edip Lidia ile ilişkisi ile tabi, İza'nın yaşamsız kalması gibi Domokros tarafından reddilmesi gibi gibi vesaire :) Kitaba dönelim ben linçlenmeden :)
@ggkcen : Öncelikle kitapla ilgili ilk dikkatimi çeken şu oldu: Dört elemente göre bölümlere ayrılması. Yazar, çok ince ince dokumuştu isim verdiği her bölümü.
Toprak: “Arada bir toprak yığınları arasında tökezleyip sendeliyordu…”Ateş: “Iza’yla ateş yaktıklarında bu dallar ona doğduğu toprakları, neredeyse eski evini hatırlatacaktı…”Su: “..onun suyun çağrısına karşılık verdiğine…”Hava: “Eşya ve mobilyalar yavaş yavaş tanıdık bir havaya bürünüyordu…”
Bense ilk bölümü bitirdiğimde şöyle yorum getirdim; yarım asırlık hayat arkadaşını, babanı kaybetmek kimliğini de onunla beraber toprağa gömmek gibidir, toprak ayaklarının altından kayar adeta zor ayakta durur merhumun yakınları.
Sonra ikinci aşamaya geçilir; içlerinde halihazırda yanan acı, ifade edilemeyen henüz yeni yakılmış bir ateş, düşen evi yakan cinsten. Derken zaman yaraya merhem olur öyle ya da böyle miktarı değişse de su serper. Son aşama; hatıralara yaklaşmaktır, düşüncelerimiz yoğunlaşır hava elementi zihnimizle bağlantılıdır.
Galeyan : Güzel yakalamışşsınız, bu açıdan değerlendirmemiştim başlıkları hiç ama toprağa gömdükten sonra insanın ölümün yaktığı ateşi ne su ne hava giderebiliyor ama ateş harlanmasa da korlanarak devam ediyor. İza'nın annesine suyun ve havanın merhem olamayıp toprağa dönmesi gibi. Bununla birlikte ölümün anlamı; herşeyi anlamsız kılması sanırım. Hava bölümünde olduğu gibi ölümün getirdiği yoklukla yüzleşmek anlamsızlaştırabiliyor insanı. Etelka'nın yüzleştiği yokluğun daha çok hava bölümünde yer alması gibi. İza'nın ilk defa benimseyerek "Annem" haykırışının annesinin ölümünden sonra olması ölümün insanın kendisiyle yüzleştiren etkisini zihnimde canlandırdı benim de.
@ggkcen : Çok güzel ifade ettiniz. Başkaları anlam veremese de kalanların tahammülsüzlüğü artar. Sizce en yaygın, hatıraları çağrıştıran şeyler neler olabilir?
Galeyan : Hatıraları çağrıştıran hikayesi olan mekanlar eşyalar, mekan ve eşyayla ölümün yokluğunda yüzleşmek çağrıştırmayı aşıp içine alan bir hal çünkü. O zaman kitaptan cümlelere geçmek istiyorum yavaştan. Kitapta nezaketi "diğer tüm refkslerden daha güçlü olan nezaket" s.7 olarak tanımlıyor. Sizce nezaket bu kadar güçlü mü ve nezaketin gücü nereden geliyor?
@ggkcen : Kişinin erdem sahibi olmasıyla ilgili, yazarın iyimserliği olacak ki, maalesef herkes için refleksten daha ağır basması söz konusu değil. Sizce?
Galeyan : Herkes için ağır basması elbette söz konusu değil, ancak nezaketin söylemin ve davranışın Nasıl'ı ile ilgili bir hal olduğunu düşündüğümde esnetilmiş bir söylem ve davranışın karşı tarafta daha çok yer etmesi mümkün. Tabi nezaketin refleks olabilmesinin yolu poz değil karakter ürünü olmasından geliyor.
@ggkcen : Tam olarak bu şekilde olduğunu düşünüyorum. Melek metaforuna değinelim isterim. “Hayatında ilk kez melek yanında değildi artık.”syf.183 Bu cümle sizde nasıl yankılanmıştı?Galeyan : Melek, Vince'nin deyimiyle "Bir melek eşlik ediyor sana Etelka, 21. yüzyılın bir melek tarafından adım adım izlenen biricik insanı sensin." Etelka'ya eşlik eden koruyucu melekti. Ve kendisini dış etkenlere karşı koruyan melek artık Etelka kendi içindeki İza için intihar ederken Etelka'nın iradesine saygı duyup yanında olmadı. Sizde peki ?
@ggkcen : Bana da ‘korunmasızlık’ olarak tınlamıştı. Yaslandığı tek duvarı da kaybetmişti…
Galeyan: İradi bir korunmasızlıkta korumalar da baş eğmek zorunda kalır gibi. Kitaptaki "çılgınca süratin manzarayı görmesine izin vermeyişine yanıyordu." s.65 cümlesi üzerinden bir soru sormak istiyorum. Sürat körleştirir mi ?
@ggkcen : Hayatta çoğu farkındalık yavaşladığımızda yaşanıyor. Hızlı gidersek ruhumuzu beklememiz gerektiği söylenir, ben de buna inanıyorum. Durabilmek mühim.
Galeyan : Hız yakalanması muhtemel bir şey değil zaten, Ruhumuzu yitirmek pahasına bile olsa. O yüzden durup ruhumuzla durmak ve yürümek farkındalığımızı köreltmemizin önüne geçiyor. :)
@ggkcen : Hız çağındayız yakalamanın mümkün olduğuna inananlar mevcut. :) Ama dediğiniz gibi ne pahasına ‘ruhtan uzaklaşmak’…
Galeyan : İnananlar kendini aldatmaktan öteye geçemeyenler malesef :) Başka bir cümle üzerinden devam edelim , "Sevgi her zaman bu kadar sahiplenicidir belki de.!" s. 98 sevginin sahiplenici olması sevginin koşulu mu sizce ?
@ggkcen : Ego görünümlü sevgiyse söz konusu; sahiplenmek ister ama benim için saf sevgi; genişleten, izin veren ve ‘rağmen’ orada olacağına emin olduğumuzdur. Siz ne düşünüyorsunuz peki?
Galeyan : Egoyla bulanan sevginin hakiki sevgi olduğunu düşünmüyorum açıkçası, sevgi akışkan bir şey ve kendimizden karşıdakine akan bir histir. Sahiplenicilikten azade. Kitap hakkında genel bir değerlendirme ile son cümlelerimi söyleyeyim. Kitabın iddialı cümlelerden azade hikayesiyle derinliğiyle kendi iddiasını oluşturuyor oluşu hikayeye, yazara ve kitaba ayrı bir şıklık katmıştı, onca acıya rağmen zerafetini yitirmemiş bir kitaptı benim için bu yüzden. Siz ne düşünüyorsunuz son olarak kitap hakkında ?
@ggkcen : Kitaba dair en beğendiğim nokta, karakterlerin duygu dünyalarının farklı bölümlerde titizlikle okura sunulmasıydı. Bir sonraki bölüme geçme merakı uyandıran, yormayan, duygu ve düşünceleri tüm şeffaflığıyla yansıtan bir kitaptı. Yazarın diğer kitaplarını merak etmek de ayrı bir kazanım. :)
Galeyan : Hoş bir kitap, güzel bir sohbet oldu :) Teşekkürler
@ggkcen : Teklifiniz ve hoş sohbetiniz için ben teşekkür ederim :)
Iza'nın ŞarkısıMagda Szabo · Yapı Kredi Yayınları · 20245,4bin okunma