·192 syf.··Beğendi
···Okunma: 07 Mart 2026 00:00 BU SENİN ŞANSIN"
"Şunu asla unutma canım oğlum, kapısından geçip bahçesindeki limon ağaçlarını beğendigi ama orada oturmadığı için o evi ve içindeki yaşayanları yok etmeyi düşünen insan kötüdür.
Önünden geçerken bahçesindeki limon ağaçlarını beğendiği için, o evde oturanlar adına sevinen ve 'bir gün öyle bir evde ben de oturacağım' diye niyetlenen insan iyidir..."
Hayat, çoğu zaman göründüğünden daha derin, daha karmaşık ve daha şiirsel bir akıştır. Belki de gerçekte, hepimizin içimizde taşıdığı yazılmamış mektuplardan, duvarlara astığımız ama içindeki hikâyeyi anlatmadığımız fotoğraflardan ve cevabını asla bulamayacağımızı düşündüğümüz sorulardan ibarettir.
Bazı kitaplar vardır, okurken içimizde bir şeylerin kıpırdandığını hissederiz. Sanki yazar sadece bir hikâye anlatmıyor, bize görünmez bir anahtar uzatıyordur. Kitabı okurken ben de tam olarak bunu hissettim. Ama beni asıl vuran, kitabın bana fısıldadığı başka bir şey oldu. Herkes Sevda'nın yalnızlığından, Yadigâr'ın inceliğinden bahsedecek. Ama kimse şunu sormayacak belki de: Ya biz, bu hikâyenin neresindeyiz?
Kitabın satırları arasında dolaşırken fark ettim ki, aslında hepimiz birer Yadigâr'ız. Belki mektup yazmıyoruz, belki sokaklarda bırakmıyoruz onları ama farkında olmadan birilerinin hayatına küçük notlar düşüyoruz. Bir gülümseme, bir selam, bir "nasılsın?"... Bunların hepsi aslında görünmez mektuplar.
Ve Sevda... Onun hikâyesinde kendimi kaybettim. 1970'lerin Adana'sında kırılmış hayaller... Sevda aslında kırılmamış. O sadece yeniden şekillenmiş. Tıpkı cam gibi. Kırıldığında yok olmuyor, sadece başka bir forma bürünüyor. Ve annelik ona öyle bir güç vermiş ki, bu güç sayesinde yeniden ayağa kalkabiliyor.
Yazarın en büyük başarısı bence şu: İki farklı zaman, iki farklı şehir, iki farklı hayat... Ama aralarındaki bağı öyle incelikli dokumuş ki, sanki hep aynı nefeste var olmuşlar gibi geliyor. Adana'nın kavurucu sıcağı ile İzmir'in serin sokakları arasında gidip gelirken, sadece bir coğrafyada değil, bir duygu durumunda yolculuk ediyoruz.
İyilik dediğimiz şey, aslında bir tür cesaret. Birine dokunmak, onun hayatına girmek, sorumluluk almak... Bunların hepsi cesaret istiyor. Yadigâr'ın mektupları bu cesaretin bir yansıması. Tanımadığı insanlara ulaşmak, belki de hiç cevap alamayacağını bile bile yazmaya devam etmek...
Belki de hayat, şansın ya da kaderin bize sundukları değil, bizim başkalarına sunduklarımızdır. Bir mektup, bir selam, bir iyilik... Bunların hepsi aslında küçük birer "şans" cümlesi.
Eser, bana şunu öğretti: İnsanın hayatını değiştiren şeyler genellikle büyük olaylar değil, küçük anlardır. Birinin seni gerçekten gördüğü anlar. Sevda'nın Yadigâr'ı, Yadigâr'ın Sevda'yı gördüğü anlar gibi.
Ve belki de en önemlisi: Hepimiz birbirimizin mektubuyuz. Kimimiz açılmamış, kimimiz yırtılmış, kimimiz ise en güzel yerinden okunmayı bekleyen...
İyi ki böyle kitaplar var. İyi ki bize insan olduğumuzu hatırlatan hikâyeler hâlâ yazılıyor. Ve iyi ki, bu hikâyelerde kendimizden bir parça bulabiliyoruz.
Çünkü belki de gerçek şans, böyle kitaplarla karşılaşmaktır. Kim bilir?
Kitapla Kalın.