Gönderi

Başka Bir Âlemde En Büyücü Hâlinle
5/10
·384 syf.··
2026 31. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 11 Mart 2026 22:19
Başka Bir Âlemde En Büyücü Hâlinle Her şey yanık bir ekmeğin mucize yoluyla düzeltilmesiyle başlamıştı. The Familiar — Türkçedeki adıyla İfrit — benim için bitirmesi beklediğimden çok daha zor bir kitap oldu. Bunun nedeni kitabın gerçekten zor bir metin olması mıydı, yoksa benim zihnümün bu ara fazlasıyla kalabalık olması mı, doğrusu emin değilim. İçinde yer yer keyifli anekdotlar barındırsa da kitabı kapattığımda geriye kalan duygu hayal kırıklığına daha yakındı. Sanırım bu, benim bu dönemde okumam gereken kitap değildi. Bu noktadan sonrası spoiler içerir. Romanın kurduğu çerçeve aslında oldukça cazip: Engizisyon gölgesindeki bir dünyada mucizeler, inanç ve büyü arasında sıkışmış bir hikâye. Ana karakterimiz Luzia, bir hanede bulaşıkçılık yapan genç bir kadın. Annesinden miras kalan küçük Yahudi büyüleri sayesinde gündelik hayatın kırıklarını onarabilmektedir: bir elmayı çoğaltmak, yırtık bir elbiseyi tamir etmek ya da yanmış bir ekmeği yeniden iyi pişmiş hâline döndürmek gibi küçük, masum mucizeler. Ancak mucize her zaman masum kalmaz. Ev sahibesi Valentina’nın bu yeteneği fark etmesiyle birlikte Luzia’nın küçük büyüleri bir gösteriye dönüşür. Kısa sürede ünü yayılır ve İspanya’da kralın yeni mucizecisini seçmek için düzenlenen yarışmaya katılması için güçlü bir asilzadenin himayesine girer. Bir önceki mucizecinin kaderi ise bu dünyanın ne kadar acımasız olduğunu çoktan göstermiştir: Bir deniz felaketini önceden görmesine rağmen Engizisyon zindanlarında çürümekten kurtulamamıştır. Bundan sonrası, Luzia’nın eğitim sürecinde ona eşlik eden hizmetkâr ruh Santángel ile kurduğu ilişki ve bu ilişkinin doğurduğu felaketlerdir. Teoride bu hikâyenin birçok katmanı var: inanç, güç, sınıf, mucize ve korku. Fakat romanın en büyük sorunu tam da burada başlıyor. Bu katmanlar hiçbir zaman gerçekten derinleşmiyor; aksine yüzeyde kalıyor. Dil zarif. Çeviri de oldukça temiz. Dizgide yalnızca küçük boşluk hataları var. Ancak bütün bu teknik düzgünlüğe rağmen metin bir türlü akıcı hâle gelemiyor. Bunun en büyük sebebi ise romanın kendini sürekli açıklama ihtiyacı duyması. Hikâyede sık sık “kelebek etkisi” mantığıyla yapılan ön bildirimler var: “O gün bunu yapmasaydı bunlar olmayacaktı” türünden önden merak uyandırmaya çalışmalar. Bu teknik, kader temasını vurgulamak için kullanılmış olabilir; fakat tekrarlandıkça anlatının ritmini de boğuyor. Romanın bir diğer zayıf noktası ise karakterleri. Luzia teoride ilginç bir karakter. Alt sınıftan gelen, görünmez bir kadının bir anda mucizelerin merkezine düşmesi güçlü bir dramatik çekirdek oluşturabilirdi. Fakat yazarın onu sürekli zeki ve keskin göstermeye çalışması karakteri canlı kılmak yerine yapaylaştırıyor. Neredeyse herkesle alay eden, herkese laf yetiştiren bir karakter olarak çizilmesi de okurla arasına görünmez bir mesafe koyuyor. Santángel ise başlangıçta karanlık ve tekinsiz bir figür olarak ortaya çıkıyor. Yaşlı, yıpranmış ve rahatsız edici bir varlık gibi dururken roman ilerledikçe tuhaf bir dönüşüm geçiriyor ve neredeyse gotik bir romantizm figürüne evriliyor. Bir noktada karakter, ister istemez çakma bir Edward Cullen hissi vermeye başlıyor. İlginç olan şu ki Santángel’in geçmişine dair kısa bir bölüm var ve o bölüm belki de kitabın en güçlü sayfaları. Romanın asıl problemi ise karakterlerin motivasyonlarının zayıflığında yatıyor. Luzia’nın halasının onu neden yanına almadığı ya da neden bu kadar kötü bir haneye yerleştirdiği belirsiz kalıyor. Valentina başlarda neredeyse karikatür düzeyinde kötü bir karakterken bir anda vicdan geliştirmeye başlıyor. Santángel’in Luzia’ya duyduğu aşk ise neredeyse anlık bir dönüşümle ortaya çıkıyor. Bu ilişkilerin hiçbirinin sağlam bir temeli yok. Oysa birkaç sahne, birkaç anı, birkaç ortak geçmiş kırıntısı bu bağları güçlendirebilirdi. Ama roman bunu yapmıyor. Bunun yerine olayları hızlandırmayı tercih ediyor. Sonuç olarak hikâye, düğümlerini tam anlamıyla kurmadan finale doğru ilerliyor. Final ise sanki bilinçli olarak açık bırakılmış bir kapı gibi duruyor; “belki devamı gelir” hissi veriyor. Fakat bu açık uçluluk romanın dünyasını genişletmekten çok onu yarım bırakıyor. Kısaca söylemek gerekirse; elimizde fazla yanmış bir ekmek ya da, henüz pişmeden fırından çıkartılmış bir hikaye var. Hangisini tercih ederseniz, edin. Asla kıvamında pişmiş bir ekmeğin verdiği lezzeti vermeyecek.
İfritLeigh Bardugo · İthaki Yayınları · 2026128 okunma
·
118 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.