Ama Olric, sus efendim… Susun ve dinleyin.
Size neden bu kitaba dönüp dönüp, bıkmadan, usanmadan, yıllar sonra bile yeniden başladığımı anlatayım.
Haydi Olric, siz de eşlik edin bize.
— Oldu albayım. Her daim emrinize amadeyim.
---
Bu roman, modern dünyanın kalabalığı içinde yalnızlaşan bir insanın hikâyesidir. Ama öyle bildik bir yalnızlık değildir bu. Gürültünün, sohbetlerin, işlerin, başarıların ortasında büyüyen bir yalnızlık… İnsanların arasında sıkışmış anlatılarla, tekdüze hayatlarla örülmüş bir çağda, kendine yer bulamayan bir Selim’in hikâyesi.
Bu iç sıkıntısının, bu içe doğru çöken ruh hâlinin edebiyatta örnekleri vardır elbette. Halit Ziya Uşaklıgil’in kırık hayatlarında da benzer titreşimler duyulur. Fakat Oğuz Atay bu titreşimi bambaşka bir yere taşır; yalnızlığı bir duygu olmaktan çıkarır, neredeyse bir düşünme biçimine dönüştürür.
Selim’in hayatına bakınca tutunamayan biri görmeyiz aslında. Aksine, tutunmak için gerekli her şeye sahip gibidir. İyi bir eğitim, düşünce dünyasına açılan kapılar, okuduğu filozoflar, iş hayatında edindiği bir yer… Günseli vardır, umut ihtimali vardır, hatta başka ülkelerde bambaşka hayatlar görme imkânı bile vardır.
Ama bütün bunların ortasında, içte çözülemeyen bir düğüm vardır.
Belki keskin bir yalnızlık.
Belki adı konulamayan bir ukde.
Selim’in meselesi tutunamamak değildi. Çünkü isterse tutunabilirdi. Düzenin dilini öğrenmişti: tabağı uzatmasını biliyordu, kaşığı tutmasını biliyordu. Kant’ı okumuş, Friedrich Nietzsche’den geçmiş, şantiyede şefliğini almış, hayatta makul sayılacak bir yere gelmişti.
Sorun tam da burada başlıyordu.
Selim’in trajedisi, tutunamaması değil; tutunmak istemeyişiydi.
Bu isteksizliğin ardına baktığımızda, modern insanın büyük sorularıyla karşılaşırız. Albert Camus’nün Sisifos’una verilemeyen bir cevap, Jean‑Paul Sartre’ın bulantısıyla içten içe kavrulan bir bilinç…
Ah Selim…
Selim, Selim…
Günselim.
Odada günlerce yalnız kalan Selim.
Doktorların hiçbir hastalık bulamadığı için sinirlendiği Selim.
Gülümserken bile kırık bir şey taşıyan Selim.
Ah Selim…
Selim, Selim…
Gül selim
Kendisinden geriye bir iz bırakmak bile istemeyen Selim.
Çünkü modern toplumun büyük anlatılarında bir yere yerleşmeyi reddetmişti. O düzenli hikâyelerin parçası olmayı kabul etmemişti. Ama onların yerine koyacak başka bir hayat da bulamamıştı. Uygun bir yaşantıda var olamamıştı.
Selim’in içindeki yaşama itkisi —Spinoza’nın conatus dediği o direnç— yavaş yavaş sönmeye başladı.
Günseliden uzaklaştı kitapları beğenmez oldu mütahitten tiksinti kaptı ve sonra booom...
Ah Selim…
Selim, Selim…
Solgun Güllü selim..
Selim dünyaya tutunamamış değildir.
Belki de dünya, Selim’e tutunmaya değmemiştir.