Gönderi

MAZİ'DEN ATİ'YE: DİN, DEVLET VE SİYASET
10/10
·180 syf.··
2026 11. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 12 Mart 2026 17:08
İnsanlar ve devletler; devletler insanlar gibidir, doğar, büyür ve ölürler. Bizde insan değil, devlet kutsanır, ama asıl olan devlet değil, kutsal olan insandır. İnsanların her birinin değer ve kıymetinin olmadığı bir yerde, kolektif bir değerinin olması onun sadece işe yararlığı ile ilgilidir. Batı'da hümanizm ile birlikte Tanrı yerine insan konulmuş, kutsal olan Tanrı yerine insan tanrılaştırılmıştır. Bunda sadece dinin baskıcı ya da zorba kilisenin elinde olması değil, reel politiğin etkisi çok büyüktür. Güç savaşlarında Tanrı, kral ve kilise arasında iken Ortaçağ'ın sonunda bir üçgen düşünürseniz, üçgenin üst katında Tanrı, altında iki eşit olarak kilise ve kral var. Zaman içerisinde kilise güçlenerek kralları zor duruma sokacak kadar güçlenmiş ve dengeler değiştiği ve kralların güçlerinin zayıflaması bazı yeni güçlerin, yani krallara ortakların doğmasına sebep olmuştur ve güç kiliseden ve kraldan gitmeye ve yükselen gücün eline, yani burjuvaya geçmeye başlamıştır. Burjuva ne krallar ve yandaşları kadar asil, ne de kilise kadar dindar, ne de Tanrı tarafından kutsanmış; ellerindeki tek güçleri paraları, onun için ne Tanrı'ya, ne kiliseye, ne de krala bağlılıkları var. Kral ve kilise arasındaki mücadelede kralın yanında durmuş ve günden güne kilisenin gücünü sömürmüşlerdir ve zamanla kilise eski güç ve ihtişamını kaybetmiştir. Artık geriye kral kalmış ve bazıları kralın da gücüne son vermeye karar vermişlerdir. İşte buna karşı olanların kralın sağında, bunu isteyenlerin solunda kalmalarından dolayı sağ ve sol çatışması ilk defa ortaya çıkmış ve mirasını günümüze kadar getirmiştir. Tanrı'nın kulları, kilisenin müritleri, kralın halkı vardır; peki burjuvanın? Burjuvanın elinde olan tek paralı çalışanı vardır ve kendine alan açmak için kutsal ya da politik olan bu savaşta çabalamış ve ilk olarak kilisenin müritlerini elinden almış, aydınlanma, pozitivizm, hümanizm ile Tanrı'nın kullarını elinden almış ve güç dengesinde artık boşlukta kalan kralların da elinden halkını almış ve halkı, toplumu bireye indirgemiş ve her birini görünürde iradi ama gayriihtiyari bir şekilde köle haline getirmiştir. Bunun en güzel ve çarpıcı örneğini feminist hareketlerde görmekteyiz: Kadınlara özgürlük diye yola çıkılmış, ama günün sonunda en çok sömürülen kadın olmuştur. Mesele, Tanrı, din, kutsal, hak ya da haksızlık olmadığı; meselenin parasal, ekonomik ve güç dengesi ile ilgili olduğu ve düzenin otorite gibi görünen değil, onun ardındaki ve koruyucu güç tarafından kurulduğu ve dağıtıldığı meselesi olduğunu görmemiz ve anlamamız gerekir. Osmanlı, Batı'nın sömürgeci yapısı karşısında insan kalmaya çalıştıkça her zaman geride kalacağını düşünen, tabiri caizse artık şirazesinden çıkmaya ve insan libasını yırtmaya çalışan insanların elinde 10 yıl dayanamadı. Kurtlar sofrasında toy, üç tane rezil yönetici imparatorluğu darmadağın ettiler. Ellerinde de değildi; çünkü Osmanlı'yı yaşatan burjuva ya da güç, her ne derseniz deyin, katline ferman vermiş ve her bir parçasını ulus devletlerin önüne atmıştı. Görünürde onların, ama aslında şirketlerin ve para baronlarının eline geçecek olan yer üstü ve yer altı zenginlikleri yerel ya da sömürgeci devletlere değil, onların da ardındaki güce gidecekti. Bu gücün nasıl ve ne kadar büyük olduğunu görmek isterseniz Balfour Deklarasyonu'na bakmanız yeterlidir. Balfour Deklarasyonu'nda güneş batmayan imparatorluğun ve gücün yegâne sahibi gibi gözüken kral, bir iş adamına devlet sözü vermekte ve verdiği sözü her gün biraz biraz inşa ederek 30 yıl sonra gerçekleştirmektedir. 1918'e gelindiğinde bu üç rezil ve kepaze adam, devlet için canlarını feda eden milyonların hiçbirini hatırlamadan arkalarına bakmadan kaçarken, geriye yoksul ve yorgun halk ve olaylarda hiçbir suçu, günahı olmayan, bunun yanında artık güç ve ihtişamını kaybetmiş bir kral kalacaktı. Kral ölüp de yeni kral başa geçtiğinde Anadolu'ya asker ve güç göndermeye karar verip emperyalizmin prangasından kurtulmaya çalışmış, ama maalesef günün sonunda kendisini kurtarmak için gönderdiği adamların ihaneti ile karşılaşmış ve o da yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. Artık yeni Türkiye, yani ulusçu Türkiye kurulunca, eski adet ve geleneklerle yaşayan bir halk ve ondan farklı olan, farklı düşünen, farklı yaşayan bir yönetim arasında iki parçaya bölündü. Bu bölünmeye son vermek ve dışardan gelecek bütün tehditlere karşı tek bir güç halinde savaşmak isteyen idare, güçlü bir irade göstererek bütün etnik farklılıkları Türk ilan ederek son vermek istedi. Devletin dini İslam'dır ibaresini kaldırarak bütün insanları din değil, vatandaşlık bağı ile kendine bağlamaya çalışmış ve daha birçok icraatı ile ortaya güçlü bir burjuva çıkartmaya çalışmış. Baştan yaptıkları zaten küresel emperyalizmin ve burjuvanın istedikleri olduğundan dışardan engelleme ile karşılaşmamış; karşılaştığı engeller içerden olmuş, ama bunlar da geleneksel bir hayat tarzı ile yaşayan halktan ya da Türk milliyetçiliğini kabul etmeyen Kürtlerden gelmiş, ama bunlar çok kanlı bir şekilde bastırılmış. Güç artık devletin elinde olduğundan ve Osmanlı'da ilmiye, seyfiye, kalemiye üçlüsü artık birbirinden bağımsız değil, bizzat devletin başındaki kişiye bağlanmış ve hatta varlığının sebebi sayılmış ve ayrılmaz bir bütünlük sağlanmış ve T.C. diğer ulus ya da burjuva devletlerin genelinden (Mussolini İtalyası, Nazi Almanyası, Sosyalist Rusya, daha sonrasında da Mao'nun Çin'i kısmen sayılabilir) ayrılarak devleti kişi kültü üzerinden inşa etmiş ve baştaki kişiye yapılan her makul ve mantıklı eleştiriyi dahi devlet suçu, hatta devlete ihanet olarak algılamış ya da öyle telakki etmiş ve devletin ilk gününden itibaren buna karşı kesin ve tavizsiz cevap vermiştir. Bunlardan ilki ve belki de en görüneni, İzmir Suikasti denilen vakada hiçbir suçu olmayan ve milli mücadelede savaşan büyük komutanların yargılanması ve tasfiye edilmesi çok güzel bir örnektir. Devletin başındaki kişi o kadar çok güçlenmiş ve bağımsız hale gelmişti ki artık aklındaki projeleri gerçekleştirmek istediğinde ona karşı olacak ya da bu konu ile ilgili bir fikir beyan edecek kimse kalmamıştı. Dünyada, daha doğrusu Batı'da burjuvanın halkı kullanarak (daha önce söylemiştik) iradî görünen ama daha doğrusu gayriihtiyari kabul edilen köleliğin sonuçları, yapılan şeyler ilerlemecilik miti altında sahaya sürülmüş ve uygulamaya kimsenin itiraz gücü kalmadığından istenilenler 1946 yılına kadar devam etmiş. Ama başta İngiltere ve sözde özgür dünyanın devletlerinin zorlaması ile demokrasiye geçilmesi ile birlikte artık halkın kabuğunun altında sakladığı dindar kimliği ortaya çıkmış ve artık seçme gücünün halka geçmesinden dolayı devleti yönetenlerin bunun karşısında duyarsız kalmasının mümkün olmadığından, başta CHP yönetimi olmak ve onun halefi konumundaki Demokrat Parti, dini temayüllere karşılık vermese bile en azından görmezden gelmeye başlamış ve 14 Mayıs 1950'de seçimi kazandıktan sonra yapılan ilk icraat, 1932-1950 arasında 18 yıl boyunca yasaklı olmuş olan Arapça ezana serbestlik getirmek olmuş ve devletin halk üzerindeki baskısı son bulmaya ve karşısındaki halk gücüne saygı duymaya başlamıştır. Olayları siyasi, askerî, sosyal olarak incelemenin yanında, bunların hepsini güç dengesi ile incelemek gerekmektedir. Gücün meşruluğuna bakmak ve ona göre iktidarları değerlendirmek gerekmektedir; aksi takdirde değerlendirmelerimiz eksik ve nakıs kalacaktır. Okuyun, okutun.
Hayata Dair
Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Din ve SiyasetDücane Cündioğlu · Kapı Yayınları · 201287 okunma
·
38 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.