Gönderi

5/10
·206 syf.··
2026 35. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 12 Mart 2026 22:04
-"Posta Kutusundaki Mızıka" unutulan mektubun kefaretidir. Kitap bu dikkat yazısıyla başlıyor, bilmiyorum belki de dikkat değildir ama genelde öyle olmaz mı? Başa yazmak gerek, yine de çabuk unutmamak gerek. Ayrıca mektubun bilhassa unutulanın kefareti mi olurmuş? Açıkçası bekleyen ve de alıcısına ulaşamayacak olanlara aşinayız. Bundan önce Kör Baykuş'u okuduğumdan olsa gerek daha fazla simge aramadan buluvermişim gibi oluyor okurken. Şöyle birine el atayım... Bahsi geçen mızıkanın mektup sahibi olduğunu düşünüyorum, sevgili dostum dediği kişinin de yani alıcının da (ikisi pekâlâ farklı şahıslar da olabilir) bir başka 'ben'/iç ses olduğunu düşünüyorum. Eğer öyleyse (ben öyle farz etmeye okurken çoktan başlamıştım) kitap Ayn Rand'ın kitabıyla aynı ismi taşıdığını söyleyebiliriz: BEN. Ayn Rand'ın Ben kitabında ben kelimesi duyulmamış hiç akla gelmemişçesine gösterilen distopyaydı ya da diyebiliriz ki metaforlar şuânın öngörüsü. Bu kitapta da 'ben' diyemiyor ki yazar, evet, bir yerler de tarif edilemez saydığı ama bir o kadar da tanıdığı kendisine belki de ihtimal verememekten çok layık göremiyordur -Bu layık lehine olmak zorunda değil- ama şimdi uzatmadan neye dayanarak başlangıçta mızıkanın kendisi olduğunu açıklamalıyım. Başlarda şöyle yazar; "Posta kutusundaki mızıkanın tahtası karardı, te­nekesi paslandı ama o hala dışarıyı seyrediyor. Sevgili Dost, Kar ne güzel yağıyor." Tabi ki de yeterli değil ama dikkat (?) sözüyle de beraber fazla gerçeği kurcalayacak değiliz ya bana bu kâfî. Hem tamam, yalnız bu da değil başka alıntıdan da mantıksal açıdan tutarlılık görmek mümkün; Demek, "Dost insanın bir ikinci kendisi­dir. "1 Demek, "Sevgi hiç ayırt etmez; sevenle sevilen ay­nı şeydir. "2 - Kim o? - Senim! Böyle bir diyalogda kapının varlığından kim söz edebilir? 1. Cicero. 2. Alain. Ayriyeten buradan posta kutusundan neden hiç mızıkanın alınmadığını ya da çıkmadığını da anlabiliyoruz. Önceki mektuplarda sahtelikten dostluğa konuyu indirgemişti, belki de gerçekten kendi kendine kefaret ödüyordur mektup sahibi. Sahi kefaret esasında kendine ödenmez mi ekseriyetle? Sonuçta bir figüran, bir mektuptur formaliteden alacaklı ama evvela kendisi. Ben en çok sembol ve biraz da şiirsellik katılmış kısımları sevdim. Bunun dışında çoğunlukla dil basite kaçılmıştı ama bunun bilinçli bir tercih olduğunu da unutmamak gerek. Yoruma açık yazılar sayesinde akıcılığı da ilave ediyor yazar. İşte bunlardan bir kaçına dair yazılarla beraber parantezli seneryolarım: "Ovaları gösteren yeşil tonlara elimi sürünce ba­şakların ürpertisi içimi doldurdu; rüzgar yeşilliği dal­galandırıyor, tarlaları denize çeviriyordu. Haritayı tek­rar bir kar topu gibi sıkıp yere atmalı ve uzaklaşmalıy­dım oradan. Tam buruşturmaya başlamıştım ki elimin yine bir dudağa dokunduğunu hissettim. Onu buldu­ğum yerde bırakamaz, hiç görmemiş gibi uzaklaşa­mazdım yanından. Buruşturulmuş haritanın bir yüz olduğunu fark ettiğim zaman artık çok geçti." Yerde buruşuk bir kağıdı görüp ayağıyla itekledikten sonra (kendisini tanımaya fırsat bulup kapıdan geri çevirdikten sonra) ikinci sefer görünce açmaya başlar ( ikinci görüş cesaret verir), gördüğü kim dersiniz? Elini sürdüğü ân (kendine doğru düzgün baktığı anlamaya çalıştığı zaman) sel kapmaz mı? Aslında hep seldi de görmek istemedi ayağındaydı ama şimdi iş işten geçti çoktan, öylece kendini yüzüstü nasıl bırakır insan? Çeşme (Farsça çeşm:göz, hatırlatması çok iyi olur) akınca bunu doğru düzgün görünce gözyaşlarını terk edemez insan ama asıl can alıcı nokta bu da değildi ki o yeşiller; o hayat dolu harita ve akabindeki afetin (sel/çeşme) kendisi oluşu, bunu fark etmesi! Sonrasında yer alan yeni bir mektup ve başlangıcı şöyle; "O günden beri kiminle yüz yüze gelsem bir hari­ta görüyorum; küçük ya da büyük ölçekli, fiziki ya da siyasi, basit ya da mufassal." Önceki senaryom tutmuş farz edilirse çıkarmamız bu oluyor: İnsan az da olsa başlayınca tanımaya kendini, kendiyle beraber etrafını da şekillendirmeye daha iyisi şekillemeye başlar. Sonraları işler biraz karışıyor gibime geldi ilk bakışta; " El yordamıyla çizilmiş basit bir krokiydi gördü­ğüm ve ben onunla iki sokak öteye gitmeyi başarama­mıştım. Halbuki ne kadar kolaydı çizgiler. Elimle koy­muş gibi bulacakken, elimden düşmüş gibi kaybettim. Bir yere götürmek için değil de bir yerde bırakmak için çizilmişlerdi. Babilliler'in kil tablet üzerine çizdikleri yeryüzünün ilk haritaları kadar sade, Babil Kulesi'nde konuşulan diller kadar anlaşılmazdı. " Nasıl da hemen yanıldığımı, haritanın hayat olduğunu düşündüm?! Aşık Veysel'e gittim: İki kapılı bir handa yürüyorum gündüz gece. Ah ama hayır, yine ucunu kaçırdım; kroki harita değil ki! Harita kendisiyse krokinin toprakla eşlenmesi evlâdır. (Sonuçta topraktan geldik oraya gideceğiz derler ya) Şimdi daha da anlaşılır görünüyor, ekleyebiliriz ki her ben binbir hayat; her hayat binbir ben! (Kroki ve harita birbirinden fazla da uzak değil, haritanın prototipi kroki, krokinin ustası harita olabilir) Eh, birden fazla mızıka oluşuna şaşmamalı! "Rengi beyaz ol­saydı açılır mıydı kutu? Ağzını bıçak açmayan beyaz bir zarf olsaydı!" Diyordu, mektupta. Sanki yağmur yağsa da o çeşmeden aksa da beyazlık kalacakmış gibi. Belki de nur yüzlü meleklerdir kastettikleri yani hiç kire bulaşmamışlar, iradesizler. Neden o zaman beş puan verdim? Sıkıldığımı da itiraf etmeliyim ara ara okurken. Cennetle cehennem yarışa kalktı. Sen hala susu­yorsun. Güneş duruldu, yıldızlar döküldü, vahşi hay­vanlar bir araya toplandı. Sen hala susuyorsun.
Posta Kutusundaki MızıkaA. Ali Ural · Şule Yayınları · 202022,9bin okunma
·
67 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.