Posta Kutusundaki Mızıka

·
Okunma
·
Beğeni
·
33.813
Gösterim
Adı:
Posta Kutusundaki Mızıka
Baskı tarihi:
Ekim 2017
Sayfa sayısı:
206
Format:
Karton kapak
ISBN:
9799756841357
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Şule Yayınları
Sevgili Dost!

Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi.

Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba 'insan' denince hatırlanıyor muyuz?
(Arka Kapak)
Not :Dostlarıma Ithafendir .Muhabbetle :))

Sevgili Dost ;

Binalar gibi içimin tıkış tıkış dolu olduğu bir zamanda nasıl da yetiştin öyle kalabaliklarima sekineni soluklayarak .Dost şefkatiyle almış olduğum bu mektubun hiç bitmesin istedim.
Sen konuş,ben dinleyeyim ...
Sen konuş ,durulsun içimin dalgaları .
Sen konuş tuz buz olsun gönlüme bir kaya gibi mesken tutan sıkıntılarım .
Sen konuş, çözülsün dugumlerim.
Sen konuş ;iltihap tutsun,kabuk bağlasın içimin yaraları ...

Sevgili Dost ;
Sen konuş istedim.Mektubunu zamana yayarak an be an nefes misali içime soluyarak ,soluklayarak okudum .Hiç bitmesin istedim.Ilişkimize parantez girmesin,noktalanmasin ince dokunuslarin tamir misali yüreğime...

Sevgili Dost ,
Sevmek ne güzel ...Dost olmak ne güzel .
Dost hayatın tüm renklerinde seninledir ,senindir.
Renk koru misalidir o ...
Turnusol kağıdı gibidir varlığı ;
Acıyı sevince ,sevinci yeri gelir hüzne çevirir.

Sevgili Dost ,

'Gökkuşağı misali hayatı rengarenk yaşamak varken,birbirimizi boyamak da nerden çıktı şimdi ?'

Sevgili Dost,
Keşke onyargilarimizi boyasak.Simsiyaha...
Görünmesin .Gözükmesin .Karanlıkta kalsın diye...Kendi algı kaymalarimizla yanlış iliklenmesin dugmelerimiz diye ...

Sevgili Dost,
Hani bir söz var "Siyahların daha siyah, beyazların daha beyaz olmasını netlik sandik. "
Oysa Sevgili Dost,"griliklerimiz de vardı bir vakit; kıyısında insanca sohbet edebildigimiz..."

Sevgili Dost,
Hayat tum renkleriyle güzel...
Hayat güzel ...

Sevgili Dost,

Senin hiç kalbin ağrıdı mi ?
Kalbin hiç yük oldu mu sana...
Ötelere doğru gözlerin daldığında ,aslinda bir o kadar da geriye doğru yolculuk yaptın mı hayatının satır aralarına ???

Hasret zor,hasret ağır ...Neye hasret Sevgili Dost ???

Bir eşin çok uzaklardaki elinin yetisemedigi,gözünün gurbet yaşadığı yârine hasreti .

Bir babanın gönlüne duvarlar örülen ,elini uzatsa uzanamayan,acısını acısına katamayan evladına hasreti ...

Bir annenin yüreğini cayır cayır yakarcasina vatani görevini yapmakta olan oğluna,yüreğinin hop oturup hop kalktığı bir telefonuyla yüreğinin acil yakarislarina ambulans misali yetişen,sesiyle bir nebze ferahlayan tarifsiz hasreti...

Bir annenin demir parmaklikların ardında ,biriktirdiği o dopdolu hasretini tel orgulere sığdırmaya çalıştigi evladına hasreti .

Bir evladın "Babam" veya " Annem" denilince burnunun kemiklerini sizlatircasina,yüreğini seller misali akıp coşturan ,gözyaşlarını kalbine akittigi,vuslatin ötelere kaldığı dayanılmaz hasreti ...

Hayallerine makas atıldığı bir dönemde hayallerine kavuşup,onu kucaklayıp sarıp sarmalayacagi aydınlık güne hasreti ...

Karanliklarin aydınlığa ,
Hastalıkların sifaya,
Kışın bahara,
Nefretin sevgiye ,
Acının tatlıya ,
Fakirin zenginlige,
Evsizlerin sıcak bir yuvaya,
Soğuğun serinlige hasreti ...

Sevgili Dost ,
Hasret derin...
Nebi (sav) in " Kişi Sevdiğiyle Beraberdir" kudsi beyaniyla bir o kadar da serinn ...
Serin Sevgili Dost ...

Sevgili Dost ,

Asrın tereddutleriyle etrafimizin sarılı olduğu bir zamanda ,gemimiz yavaştan yavaşa su alıyor ? Sular fışkırıyor her bir yanından ...

Kullugumuz delik deşik .Su aldığın yerleri görüyorsun .

Kendimizi yaşamaktan fark edemediğimiz Rabbimiz ...Hep gormekten bakamadigimiz nimetler ...Hep duymaktan isitemedigimiz hakikatler var ...

Sevgili Dost,

Yuregimizin gemisi su alıyor .

Hz.Nuh (ra) misali yüreğinin denizinde helak olmaktan kurtulup kıyıya çıkan ,sahili selamete ulaşan kullar da var ...

Hz.Yusuf (ra) misali yüreğinin karanlık kuyusundan aydınlığa erisen ,gomleginin arkadan yirtildigi kullar da var...
Hz.Ibrahim(ra) misali Allah'ın "Halilim "diye nitelendirdigi ,dostluğun ebediyet kazandığı,kalbinin vuslat ateşine fasilasiz arasiz teslim olan,kalbinin ateşinin yakmadigi ,yandirmadigi kullar da var.
Hz.Eyyub(ra) misali vücudunu çepeçevre saran hastalıklarına,başını aşkın sikintilarina şikayet etmeden yara bandı misali yaralarını sarıp sarmalayan kullar da var.

Sevgili Dost,

Fotoğraf makinesiyle yüreğinin Rabbi'yle olan mesafesini çek .Haz desenli günahlarınla kapladigin içinin karanlığını " kulluk deklansorune " basıp aydınlat .Gülümseyip de surekli üstünü orttugun,görmezden geldiğin yüreğinin sesine poz ver.

Sevgili Dost,

Poz ver...Içinin fotoğraflarına...
Edebinle,naifliginle,sabrına,kullugunla poz ver.Zira her gün izleniyorsun.

Sevgili Dost ,
Senin de hatirlattigin gibi Ayetel Kursi'nin "O uyumaz " dediği Rabbimiz var.

Kendine gösterdiğin süsü ve özeni O'nun için de yapsan çok mu ?

Sevgili Dost,

Binaların gonullerimize duvar duvar mesafesini ördüğü,yükseldikçe yükseldiği su zamanda kalabalıklar içinde yalnizlastik .
Biz de bir o kadar kuculduk.
Kendimizin oluşturduğu selamsiz,sabahsiz ,robotik dünyamızda kapana kisildik .
Sosyal Medya'da toplaşıp ,hanemizde yalnizlastik.
Muhabbetimizi selam kisirligina hapsettik.

Sevgili Dost,

Bir iyilik yap kendine ...Kendine dokun diyorsun ya ...
Ağaca,kuşa,kediye ,inşaatta çalışan işçiye,giyecek yamalı elbisesiyle tir tir titreyen yoksula,otobüsteki şoföre,huzurevindeki yaşlılara,çöpleri aksatmaksizin toplayan copcuye...

Dokun... Pencerelerini aç.
Çek kalbinin havasizliktan orumceklesmis perdesini ..Hava girsin.Başkalarının nefesiyle nefes al,başkalarına nefesinle nefes ol diyorsun ...

Sevgili Dost ,

Pencerelerimizi kapattık .Kulaklarimizi sagirlastirdik.Uzanabilecek ellerimizi geri çektik.Gözlerimizi etkilenmesin diye kapadık ...

Sevgili Dost ,

Elimiz çok çabuk gidiyor "Hepsini sil" tuşuna ...
Aramızda hiçbir şey geçmemiş gibi kolay gidiyor elimiz dostlukları,hatıraları silmeye ...
Silmemiz gereken kusurlarimiz,hatalarımız ,pismanliklarimiz varken en degerlilerimizi,değerlerimizi silmekten hiç utanmıyor .

Sevgili Dost,

Başkalarının yerine utandık...

Içimizi kemiren çöpler günlerce birikip kokusurken mahallemizin copcusunden ders alamadık...

Har vurup harman savurarak,nimetin kıymetini bilmeden ;kışın sogukluguna,yazın kavurucu sıcaklığına aldırmadan rızkını temiz ve ucuz kazanmayan ,çalışan elleri öpülesi fedakarlık harcinin yogurdugu iscilerimizden ...

Evde varlığının yük olduğundan şikayet ederek,sozde huzurumuzun önünü tıkamasindan dem vurarak ;Seni ömrünün sonuna kadar kalbinde taşımaktan gocunmayan ebeveynlerimizi huzur evinde,huzursuzluk girdabina sürükleyerek , huzursuzluga mahkum etmemizden ders alamadık .

Ağacın meyve vermesinden,
Kedinin avını kapmak için saatlerce sabırla bekleyisinden ,mücadele edisinden ders alamadık ...


Sevgili Dost,
Yapmak zorken yıkmak niye ?
Kalbinin nagmelerini beste beste fısıldamak varken silmek niye ?
Yüzleşmek varken kaçmak niye ?
Birbirimizi çok iyi tanımak varken ,susmak niye..

Sevgili Dost ,
Lafı çok uzattım .Biliyorum .
Ama muhabbet dostla güzel .Dost bildiklerinle daha bir anlamlı ...

Sevgili Dost,
Mektubumu sonlandirirken hüzün çöktü yüreğime.Eksikliğin gönlüme ..Özlemin yüreğime...Varlığın benliğime şifa..
Diyorsun ya ;
Kış yolunu kesse de bahar gogusledi ipi ...
Varlığın baharım oldu Sevgili Dost ..
Aydınlığım...
Iç ferahligim...
Iyiki varsın ...
Dostlarımız hep var olsun ...

Keyifli okumalar ...
Sevgili Okur,
Bu incelemeyi mektup tarzında yazarak unutulan, yok olmaya yüz tutmuş bu değeri bir nebze olsun hatırlatmak ve naçizane yaşatmak istedim, anlatıcımızın hatırlattığı ve yaşattığı gibi. Yazarın tabiriyle, bir zarfı açmak kadar kalbi titreten ne vardır. Bir anlamda zarf mahremiyettir, mahrem olmasa da satırlar. Bir köşeye geçip, yalnız okunur mektuplar…

Posta Kutusundaki Mızıka, Ali Ural'ın mektup havasında oluşturduğu denemesidir. Mektup ile alakalı birkaç ufak bilgilendirmenin yanında denemenin de biraz detayına girmek zannediyorum ki faydalı olacaktır. Bir insanın herhangi bir konuda duygu, düşünce ve görüşlerini paylaşmak amacıyla kesin hükümlere varmadan samimi bir üslupla yazdığı yazılara deneme denir. Deneme tür ve üslup olarak pek çok türe yaklaşır. Bu nedenle yazımı en zor olan türlerdendir. Deneme yazımında paylaşımcı ve samimi bir atmosfer oluştururken sohbete, düşünmemizi ortaya koyarken fıkraya, duygularımızı ifade ederken de eleştiriye yaklaşma riski oldukça fazladır. Anlatıcımız tüm bu riskleri öylesine güzel özümseyip sunmuş ki biz okurlara, bu özümsemeyi en hafif tabiri ile hastaya enjekte edilen bir uyuşturucu olarak nitelendirsem yeridir. Uyuşturucu kelimesi okunduğunda, ilk olarak kötü çağrışımlar uyandırsa da ifade etmek istediğim Requiem For A Dream’in usta oyuncusu Jared Leto’nun kolundan aldığı madde değildi elbette. Bu örneği bir nevi diş ağrısı çeken bir insanın, dişçinin uyguladığı anestezi sonrası ağrısı dinen hasta olarak düşünürsek zannediyorum ki ifade etmek istediğim yerine oturacaktır. Okurun ağrısı ne olursa olsun samimi, kendi ben’ini sorgulatan bu kitabı okurken ağrısı dinecektir diye düşünüyorum, benim ağrımı dindirdiği gibi.

Yazarımızı farklı kılan neydi ki beni bu derece etkiledi diye soruyorum kendi kendime ve şu cümleler dökülüyor parmaklarımın ucundan; kelimelerin gücünü ve potansiyelini görüyorum anlatıcımızın kaleminde, aynı kelimeleri kullanarak kalp kırmışlığı vardır insanoğlunun, yazarın tersine. En çok inandığım olgudur kelimelerin gücü. O kadar güçlüdür ki bu olgu, sadece kullanmaktadır mahareti ve insan zamanı geldiğinde kullanırsa bu olağanüstü gücü, nefretin ateşini söndüren su, hırsızın elini kolunu bağlayan kelepçe, katilin tabancasındaki tutukluk, sevgilinin gözlerindeki ışık olur. Kelimeler bu kadar güçlü iken dinlemeyiz, anlamak istemeyiz birbirimizi. Kelimelerden bir dünya yaratmak varken hep hazır olana, var olana konar ve tüketiriz sevgimizi, saygımızı ve sabrımızı. Bize dayatılan ve bilinç altlarımıza yer eden o güzellik algısının peşinde koşarız. Onlar gibi sever, onlar gibi aşık olur onlar gibi tüketiriz sevgiyi ve sevgiliyi. Sonrasında ne mi? Kocaman bir mutsuzluk!

Bir gün buradaki bir okur arkadaşımdan bir mektup almayı çok isterim. Umarım o gün geldiğinde yazarımızın da dediği gibi, zarfı açmaya korkarım. Korkarım. Ya zarfı açar açmaz kelimeler kelebeğe dönüşüp uçarlarsa! Ya zarfı açar açmaz pimi çekilmiş bir bomba patlarsa! Ya zarftan taşan sular barajı patlatırsa!
Sevgili Dost'um Ali Ural. Önce kitabını, sonra bendeki tesirini anlatacağım, müsaadenle..

Kitap 61 mektuptan oluşuyor. Neden 61?

Birinci Mektuptan önceki sayfada şu açıklamayı görüyorsunuz.
"Posta Kutusundaki Mızıka, unutulan mektubun kefaretidir."
Altmış birinci mektuptaki son cümle ise "altmış birinci mektup kefareti ödüyor."
Orucu kasten bozanın kefareti 60+1 gün oruç tutmaktır. +1 olan son oruç, asıl orucun kendisidir. Diğer 60 gün, belki bir özür dileyiş, belki ceza, belki de sevap eşitliği yakalama çabasıdır. (Bu tahmin, yazar tarafından onaylandı)

İşte Ali Ural, ilk 60 mektupla dostunun gönlünü alırken, 61. Mektupla unuttuğu vazifesini yerine getiriyor. Borçlandığı mektubu ödüyor.

Mektubun önemiyle devam ediyor kitabına. Sanki burada dostuna "Mektuplar bu kadar önemliyken, ben nasıl oldu da mektup yazmayı unuttum?" diyor..

Sevgili Dost'umuz. Mektuplarında dostlarına nasihatler veriyor. Durup düşündürecek sorular soruyor. Sohbet ediyor..

Ve son mektup şöyle başlıyor:

"Sevgili Dost,
Son dikişi atan cerrah, son oku fırlatan savaşçı, son bakraç suyu çeken bahçıvan, son sandalyeyi tekmeleyen cellat, son haberi okuyan spiker, son duayı yapan mahkûm, son düğümü çözen balıkçı, son gemiyi yakan fatih, son elbiseyi deneyen müşteri, son provayı yapan terzi, son kağıdı çeken kumarbaz, son ağacı kesen odun, son köleyi parçalayan aslan, son yapboz parçasını yerine koyan çocuk, son yaprağı yere bırakan ağaç, ellerini omzuma koydu: bu altmış birinci mektubun fotoğrafıydı. Kalbi ipe değen koşucuyla, topukları yere değen paraşütçü bu fotoğrafa giremediler çünkü bitirmenin sevincini yaşamışlardı. Oysa bitiş çizgisinde koca bir gölge, oysa iniş noktasından uzağa atmış rüzgâr, sevinç hangi akla hizmet etmede, en üst dalda yanıp dururken, koparmışlar ayı dün gece."

Sevgili Yazar, sona yaklaşmışlığı öyle güzel vurguluyor ki insanın kalbine kalbine. Bitişin sevinci, yerini hüzne bırakıyor..



Sevgili Ali'cim Ural,
Daha önce bir yazara "Sevgili" hitabını kullandığımı hatırlamıyorum ama kullanmışsam bile bil ki, hiçbiri şu an ki kadar gerçek değilmiş ..

Sevgili Ural,
O kadar çok "Sevgili dost" dedin ki, kendimi gerçekten senin dostun zanneder oldum, hemde "sevgili" dostun.
Ve bunu, yaşın arkadaş olmamıza uygun değilken yaptın. Arkadaş bile olamayacağın birisiyle dost oldun. Hemde "Sevgili Dost"..

Sevgili Ural,
O kadar çok "Sevgili Dost" dedin ki, sana yabancıymışsın gibi sadece "Yazar" ya da "Ali Ural" hitabıyla seslenemiyorum. Sevgili Ural, "gönül evimin yazarları" arasına hoşgeldin. İçeri buyurmaz mısın?

Sevgili Ural,
Ne güzel nasihatler veriyorsun insana. Neler anlattın bana öyle.. Ah! Ne güzelsin. Her şey için sonsuz teşekkür ederim sana. "İyikilerim"e dahil oldun. İyiki dahil oldun..

Sevgili Ural,
Bana bir şey yaptın. Ne yaptın bilmiyorum. Tarif edemiyorum. Ama her ne yaptıysan, iyi yaptın. İyiki yaptın.

İşte böyle bir his, Sevgili Ali Ural'ı okumak.. "ilk kez okudum" bile dedirtmeyen bir sıcaklık, bir güzellik var sözlerinde. Anlattığı konular çok güzel. Ama biliyor musunuz, üslubu, anlattığı şeylerden bile güzel..



KİTABA SİTE SAKİNLERİNİN BAKIŞI:

2.739 kişi kitabı okurken yaklaşık 30 bin kişi kazanmış. 30 bin insan, merak edip bakmış kitaba.

Beğenen 1.075 kişinin yaklaşık 45'iyle takipleşiyoruz. Zevklerimiz aynı demek ki.

2.739 kişiden 249'u "bu kitap için bir şeyler söylemeliyim." demiş ve başlamış incelemeye. 250. de ben olacağım nasipse..

Ve neredeyse kitabı okuyan okur başına bir alıntı (1.380) düşecek kadar alıntı yapılmış.

Kitaba oy veren 961 kişinin 422'si tam puan vermişken, Sadece 3 kişi 1 puan vermiş.

Yani Dostlarım. 1000Kitap, bu kitabı cok sevmiş. Ben nasıl sevmeyebilirim ki?
Bilmiyorum, bazen hayretler içerisinde kalıyorum elime gelen kitabın o an ‘’okumazsam olmaz’’ hissine kapılma durumuna.. Hüzünle dolu dünyamda, insanlarla konuşmak istemeyiş zamanımda kapı aralığından sessizce girip yanımda olmak isteyişi gibi oldu bu kitap benim için. Sevgili dost yanındayım, şimdi seninle manevi lezzete doğru uçacağız hazır mısın deyişiyle huzura kanatlanma hissi oldu yüreğimde.

Açlıklarımız var, bir şeylere açlık duyuyoruz, ruhumuzu doyurmak istercesine.. Bazen en yakınımızdakiler bile bunu sağlayamıyor, maddelikle bezeli dünya dar geliyor... Kitaplar sükunetiyle, anlaşabildiğimiz, ruha hitabın pamuksuuluğu da hakim ise doyurmada en lezzetli, en huzurlu el olabiliyor.. Benim için de bu kitap öyle oldu.. Her paragrafta sevgili dost dedikçe; Dostluk senin için ne anlam ifade ediyor? Ne kadar doğru bir dostsun gibi sorularla kendime dair içsel yolculuğumu başlattım.

Dostluk; kıymet verilen, o pınarın tadını aldıkça tükenmeyen suların sevinci oluyor insanın yüreğinde.. Önce saygıyla kurulur bağlar.. Ardından dostunun hissettiklerini, düşüncelerini sorularla anlamaya çalışarak pekişme yolunda adımlar atılır. Dinlemeyi bilerek.. Yolculukta, alışverişte, dışarıya karşı davranışlarıyla gözlemleyerek tanıma serüveni devam eder.. Öyle bir dünyadır ki dostluk dünyası ya dibe çeker ya da tam tersi güzelliklere doğru yollar açar, ışık saçar.. Beklentisiz, içten geleni yaptıkça o sevgi denizinin uçsuz bucaksız olduğu görülür. Sevgi oluşmaya başlar ama zaman alır, emek ister.. ‘’ Çaba istiyor sevgi. Tohum yetmiyor, çapa istiyor sevgi’’ (124) Öyle anlam kazanıyor çünkü.. Bir dost karşısındakinin iyiliğini, kendini geliştirmesini ister.. Bağımlı değildirler, bağlıdırlar, kopmayan bir dostluk bağıyla. Kelimeleri özenlidir, rastgele savurmazlar.. Her duyguyu tatmaktır, hüznün en saf halini paylaşmaktır, derdiyle dertlenip çözüm arayışına girmektir.. Mutluluğunu, huzurunu paylaşmaktır gözlerdeki ışıltı eşliğinde.. Mesafe sadece lügatta kalır, kalpleri etkileşimdedir zaten.. Zamanla manevi lezzet yolculuğunda diller değil gözler konuşur.. Kendini bulduğundur dostluk. Bir problem olduğunda birbirleri ile konuşur, etrafa dağıtmaz, şikayetlenmez, öyle olursa kalpler uzaklaşır, fesatlıklar çoğalır, huzur dağılır çünkü.. Hayatın anlamı onunla lezzetlenir, bereketlenir zaman.. Öyle güzeldir işte dost olmak, dostunun olması.. Bir an bunlar içimden çıktı kitabında etkisiyle..

Doğruya ulaşma yolundaki arayışlarıma dair yol göstericim gibi oldu kitap . Samimiyetle akan ırmak misali kana kana içmek, kelimelerinin büyüsü ile susuzluğuma derman olmuş gibi hissettim. Girişte mektuba dair düşünceleri ,mektuplarla öne çıkan yazarları tanıtması, mektup yazmanın inceliğini hissettirmesi çok güzeldi.. Bu sitedeki güzel insanlar sayesinde mektup yazmanın güzelliğini tattım ve paha biçilemez bir şey olduğunun idrakine vardım. Var olsun güzel insanlar. (alakasız oldu bir an ama söylemeden geçemedimdi )

Her şeyin dengesini kur diyor satırlar adeta. Yazarın inceliği, modern hayatın bizden neler götürdüklerini imgeleme sanatıyla, inceden inceden mesajlarla yürekten söylüyor, insanı kendine getiriyor. Ölümü hatırlamak, hatırlatan olmak. Yazar bu konuda da çok etkili. ‘’Ölümde davetliler arasında’’ misafiriz, göçmek var bu dünyadan.. Geride bıraktığımız izler.. Yapılan hatalar.. Ne ektiysek onu biçtiklerimiz.. Yaşanılanların öylesine değil, bir anlamının olmasının idrakine vardırıyor. Unuttuğumuz değerleri hatırlatması.. Bayram ziyaretleri, huzur evleri, hastaları ziyaretin önemini söylüyor.. Mevsimlerle yoldaşlığı var bir de. Yağmuru sevmesi, hissetmesi.. Kendimi bulduğumu hissettiğim satırları tatmak.. ‘’Bir iyilik yap kendine’’ diye sözleriyle beni düşünen bir dost izlenimi vermesi de ayrı bir duygu yüklü. Merhamete dair duyarsızlığımıza dem vurması. Yalana dair ‘’ Çünkü elbiseleri süslü. Merhametimizi baştan çıkardı ‘’ gibi sözleriyle benzetme, imgeleme dünyasının tadını veriyor. Başka yazarların, düşünürlerin cümlelerini okumak da ayrı güzeldi. Sevgiye, insanlığa, inanca, paylaşmaya, güzelliklere dair düşünceleri yüreklere taht kurarcasına. Ve daha aktaramadığım bir çok güzel manevi lezzetler ...

Peki neden adı posta kutusundaki mızıka? 6.mektubunda mızıkaya dair anlamlar vardı 4 kez mektubu okudum lakin anlamadım, neden neden anlamıyorum diye sorguladım kendimi , eğer okuyanlardan anlatmak isteyen olursa mesud ola ola fikirlerini dinlemek isterim. Hikayem bu kadardı :))

Kitabın yerini tarif edemiyorum. Altını çizdiğim satırlar, aldığım notlar anlam kattı yaşamıma. Böyle bir kitap olmalı kitaplıklarda dedim. Burada tanıştığım sevgili dostum https://1000kitap.com/116rba güzel kalbiyle, içtenliğiyle bana doğru uçurması eşliğinde değerli köşemde duruyor . Tevafuklarımızla, birbirimizi anlamamızla, muhabbetinin tadı ile hayatıma anlamlar katan güzel dostum. Arada kitaptan kesitler atıp bunun hakkında ne düşünüyorsun diye sorularıma bal yüreğiyle içinden gelenleri söylemen bu yavrucak için de ayrıca çok kıymetli. Ne kadar teşekkür etsem az. Var ol hep ^_^
https://www.youtube.com/...zpkF6RQ&index=13
Bu bir kitap incelemesi olmayacak farkındayım;ama söylemeden geçemeyeceğim bir şey var. Bu kitapla beraber daha çok inandığım bir şey var:Bazen bazı kitaplar içimizde yaşadığımız durumlara ayna olmak için bizi buluyor sanki. Nefes aldırıyor,usulca elimizi tutuyor karşıdan karşıya geçmek için... Yol gösteriyor,unuttuklarını hatırla artık diyor. Çok sevdiğim biri, kitap sahibini bulur biliyor musun demişti. Öğrenmiş oldum. Tüm sevdiğim kitaplar için yegane cümlemsin artık.
En son ne zaman mektup aldım diye sordum kendime.Yaklaşık yirmi yıl kadar önceydi;annemden geliyordu mektup.Yurdun bahçesinde ağlaya ağlaya okuduğumu anımsıyorum.
Evimden ilk defa ayrılmıştım annem benim en kıymetlimdi.Üniversiteye gitmiştim,kilometrelerce uzağa.Öğrenciyi asla kabullenmemiş insanlarla dolu olan bir yerdi… Güzel yürekli insanlar da vardı tabiî ki,gurbetin ne olduğunu bilen ,bizlerin de aileleri olduğunu orada okumak için bulunduğumuzu anlayan ve yardımcı olmaya çalışan insanlar,hepsine minnettarım.

Hal böyle, öğrenciden adeta nefret eden insanların içinde anneden gelen mektup sanki içimin doluluğunu akıtacağım bir fırsat olmuştu. On dokuz yaşındasın,ailenin en küçüğü prensesisin ve böyle bir yerde tek başınasın… Hem okudum ,hem ağladım…Hem okudum, hem ağladım…

Bana o günleri hatırlatan bu kitabın içinde ders çıkaracağınız ve anlamlı diyebileceğimiz alıntılar var.Ünlü isimlerin bilinen ya da bilinmeyen güzel sözlerini yazar birbirine güzel bağlamış.Yalnızca çok alıntı yapması bana güzel gelmedi.Sanki alıntıların yorumlanması gibi ilerlemiş kitap boyunca.
Şiir gibi ve sade bir dili var kitabın.Her yaştan ,her meslekten kişi rahatlıkla okuyup anlayabilir.Aslında bu kitap çok bunaldığınızda açıp okuyup moral bulacağınız şeylerden bahseder…Dostluktan evvela…
Her ne kadar dostluğa ve aşka olan inancım kaybolmuş olsa da kitaplardan okumak iyi geliyor…
Doksanlı yıllarda olup şimdi olmayan şeylerden bahsettiğimde Arda(oğlum) ‘nın bana tuhaf tuhaf baktığı gibi okuyorum… “Sevgili Dost,” diyor yazar ve ben bunu diyeceğim kimse olmamasının üzüntüsünü yaşadım bu kitapta.
Yahu nasıl insansın sen ,dostu olmaz mı insanın ? dediğinizi duyar gibiyim.Dostluk yolunda tüm umudunu kaybetmiş ,bu yolda asla kazananlar tarafında olmamış biriyim.Şu saatten sonra dostluk için çabam da gücüm de kalmadı.İnsanlara olan güvensizliğim ,yediğim darbeler vs… İnsanın kendinden başka dostu yoktur sözüne inanmamı sağladı.”Dost istersen Allah yeter” cümlesi tek avuntum.Çünkü hayatım boyunca olumlu veya olumsuz yaşadığım her şeyde varlığını hissettiğim Allah’ın dostluğu bana kafi geldi sanırım.Kalbimden ona olan inancımı ve sevgimi almasın yeter…

Sevgili İnci’nin yazara ve kitaba dikkat çekmesiyle başladı yolculuğum.Değerli okurlardan biri olduğu için tavsiyesine kulak verdim böyle huzur dolu birinin önerisi sana huzur verir dedim ve okudum. Kitabı beğendim ama aşık olmadım.Kolay bir kitaptı ve tarz olarak bana uygun değildi.Ama bu bana hissettirdikleri,genel okuyucuya baktığınızda çok beğenilen bir kitap.Hayal kırıklığı yaşasam da okurken huzur bulduğum satırlar da olmadı diyemeyeceğim.Okurun kendisinin okuyup değerlendireceği türden bir kitap yalnızca bunu söyleyebilirim.

Okumama vesile olan sevgili inci ’ye çok teşekkür ederim.Umarım dostluğa olan inancın hiç kırılmaz…

https://www.youtube.com/watch?v=wJqVkwMkLkk

Sevgiler … Bir Dost :)
Daha ilk sayfadan kalem arıyorsunuz cümlelerin altını çizmek, paragrafların yanına yıldız koymak için. Bazen alıyor götürüyor cümleler sizi düşünceden hatıraya, hatıradan kişilere, kişilerden hayata... Bazen tekrar tekrar okuyorsunuz cümleleri yutmak istemediğiniz o lezzetli lokmalar gibi. Hepsi hayatın içinden dersler, fikirler, veciz sözler ve bazen ayet ve hadisler... Hayata bir pencere daha açmak için okuyun derim.
Posta Kutusundaki Mızıka...Okudukça sanki bir enstrümana üflüyorsunuz ve çıkan sıcacık melodi bir dost eliyle kalbinizi okşuyor. İnsana kendini,hayatı,insanlığı,dostluğu anlatıyor. “Kitaplar insanın en samimi,en sadık dostlarıdır.” tezini 61 mektupla açıklayan bu eseri tüm kitapseverlere tavsiye ederim.Ayrıca,

Uzun zamandır kitaplığımda bekleyen bu özel kitabı okumama vesile olan, benim için çok değerli,çok kıymetli,dost ve hatta dostun ötesinde olan o çok özel insana teşekkür ederim. Artık mızıka, posta kutusunda beklemiyor...İçimde hep çalıyor. Kalbim de dinliyor. Sağolsun…

Herkese keyifli okumalar...
Sevgili Dost,
Bu keşmekeşin içinde boğulurken, bana mektuplarınla bir an için nefes aldırdığın için ne kadar teşekkür etsem az sana. Sahi dostlar asıl böyle günler için var değil mi?

Zor zamanlardayız sevgili dost, bir selâma, bir güzel söze, bir tebessüme muhtaç bu kalplerimiz. Artık onu samimi bir muhabbetle, güvenle doldurmak öyle zor bir hale geldi ki. Bilmiyorum kalplerimiz de mi koflaştı artık, insanlar ezdikleri şeyin sesini neden duymuyorlar?

Sevgili dost,
Ellerini kalbimin üzerine koy, muhabbetinle dolsun içi.

Sevgili dost,
Zor zamanlardayız demiştim ya, dört bir yandan sarmışlar çevremizi. Sanki kibir, fitne, fesat, kötü zan ve hasetten bir harca bulanmış her yer. İnsanların yüzlerinde öyle içten bir samimiyet taklidi var ki seçemiyorum içlerinden sen gibisini. Hüsn-ü zan ile bakmanın, kötülüğün içindeki güzelliğin ayırdına varmak için çabalamanın aptallık olarak görüldüğü bu zamana ayak uyduramıyorum. "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılık" oyununun içinde "Yenil, ama yıkılma sakın!" diye fısıldıyorum sürekli kalbime. Varsın oyun dışı kalalım diyorum. Ama İsmet Özel, “Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.” diye anlatıyor ya hani. Var gücümle savaşıyorum ama tükendiğimi, boşa kürek çektiğimi düşünüyorum bazen. Ben o saldırıyı geri püskürtememekten, oyunun içine çekilmekten korkuyorum.

Sevgili Dost,
Sevgi orduların nerede? Bil ki sen olmazsan gücüm yetmez ayakta kalmaya, kırılır kabuğum bir zaman sonra.

Sevgili Dost,
Yeni taşındığım bu ilçede neredeyse her gün, farklı farklı mahallelerin pazarı oluyor. Rengarenk meyveler ve sebzeler, süslü tezgahlar, güzelliğinden gözleriyle emin olamadığı ne varsa almak istedikleri dokunan, koklayan insanlar ve heyecanlı bağırışlarıyla birbirine laf atan esnaflar. Özlemişim bu manzarayı. İnsanların arasına karışmayı, izlemeyi onları. Pazar; ihtiyacın olan her neyse onlarca seçenek arasında kesene, bütçene, zevkine göre payına düşeni aldığın yer. Tüm bu cümbüşü izlerken düşünüyorum; Bu dünya pazarında benim payıma düşen ne? Başımıza gelen her şeyin bir sebebi vardır. Yaşananlar nasip çerçevesindedir. İnsanların bir mecliste boşuna durmaz, boşuna işitmezmiş söylenenleri. Ortaya onlarca laf söylenir, kişi ihtiyacı seçer kalbine koyarmış.

Sevgili Dost,
Kelimeler de nasibe dahildir. Kimi yarana merhem olur, kimi sana el verir sen merhem olursun. Son birkaç gündür okuduğum kitaplara bakıyorum. Onlarca sayfa, yüzlerce cümle, binlerce kelime. Geriye bana altını çizdiklerim kalıyor onca bütünden. Kalbime onlar işliyor. Kimi bana merhem, kimini ben merhem olabilirim diye alıp koyuyorum kalbime.

Sevgili Dost,
Cümleler de senin pazarın, geziniyorum içinde. İhtiyacım olan her bir parçayı alıp, koyuyorum sepetime.
İçinde ne var dersen, işte şöyle;

“ Sevgili dost,
Tahterevalliye tek başına binen, aşağıda durmayı hak eder, gel ve yüksel.” demişsin.

Koştum, geldim ey dost. Söylediğini, aldım koydum kalbime.

“Ellerimiz acaba insanlığın mutluluğuna mı, yoksa sefaletine mi katkıda bulunuyor? Eldivenlerimizi çıkarabilirsek, belki parmak izlerimizden anlayabiliriz neler yaptığımızı.” demişsin.

Sorularını kazıdım aklımın en görünen yerine, parmaklarımı alıp önüme koydum. Gittim geldim doğduğum günden bugüne. Muhasebesini yaptım olabildiğince. Kah gurur duydum, kah kızdım kendime.
Söylediğini aldım, koydum kalbime.

“Bir kilimi üzerinde sevgiliniz gezinecekmiş, bir kaşkolu çocuğunuz boynuna dolayacakmış gibi dokur, bir binayı içinde anneniz oturacakmış gibi yaparsanız, ne o kilim eskir, ne o kaşkol solar, ne o bina yıkılır.” demişsin. Gayretim bunun adına sevgili dost.

Öğüdünü aldım, koydum kalbime.

Ve son olarak, bu keşmekeşin, nereye gittiğini bilmediğim telaşımın içinde neredeyse nisyana sürüklenmişken,

“Bizim, peygamberi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir'imiz, suikasti haber alınca peygamberin yatağına yatan Ali'miz var. Son yudum suyu birbirlerine gönderip susuz şehit olan sahabilerimiz var. Bizim, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”, “Sizden biriniz kendisi için sevdiğini Müslüman kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe) gerçek mümin olamaz”, “Size aranızdaki sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi, selamlaşınız”, “Hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın,” diyen bir peygamberimiz var. “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz,” diyen Yunus'umuz, düşmanın attığı taştan değil, dostun attığı gülden incinen Hallac-ı Mansur'umuz var.” demişsin ya. İşte bu, dedim sevgili dost. Dost dediğin, karamsarlığa düştüğünde seni ayağa kaldırmalı, ümitsizlik tozuna bulanmışsa yüreğin, tutup silkelemeli seni. Sadece bu hatırlatma bile yeterdi umudumu berraklaştırmana.

Hatırlatmanı aldım, koydum kalbime.

Sevgili Dost,
Biliyorum ama ara sıra hatırlatmana ihtiyacım var.

Biliyorum, onca kötülüğe rağmen “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey."

Sevgili Dost,
Biliyorum, çünkü ne olursa olsun, "Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır."

Sevgili Dost,
Biliyorum, her şeye rağmen sineni açmakla, serin gönülleri ısıtmakla, insanları sevmekle düzelecek.

Her şey.

Sevgili Dost,
Aç sineni.

Sevgili Dost,
Ben geldim.
Sevgili Ali Ural ;
"Sana bir mektup yazmıştım, neden şimdiye kadar okumadın?" diye soracak olursan mahcubum. Bu kadar yakınımda iken seni tanımak bir etkinlikle olacakmış meğer.

Oysa ki mektup, röportaj ve anı türündeki tüm yazı ve kitaplar her zaman ilgimi çekmiştir. Bunları yazmayı göze alan kişinin kendi benliğini gösterme cesaretini çok öğretici buluyorum. Yazdıkları gerçeği yansıtmasa, hatta düpedüz yalan olsa bile mutlaka kendiyle çelişeceğini, açık vereceğini düşünürüm. Her iki durumda da yazarın iç dünyasını tanıma imkanı bulabiliriz. Bu nedenle okuma tercihlerimi belirlerken elimden geldiğince bu türde yazılmış tüm yazı ve kitapları dikkatle takip etmeye çalıştım.

Günlük hayatta insanlarla konuşurken keşke iletişimdeki aksaklıklar yaşanmasa ve herkes kendini anlatabilme imkanı bulabilse diye düşündüğüm oluyor bazen. Kimbilir, hayat bu şekilde daha çekilmez de olabilirdi. Belki de bu nedenle mektup ve yüz yüze iletişim arasındaki farkı anlatırken yazarımız, "Söylediklerimiz dinlenmeyebilir; sözümüz kesilir içeriye o anda biri girer, okunan mektup ise mutlaka tamamlanır," diyor. Belki de mektupları sihirli hale getiren tam da bu özelliğidir. Yazan, yazmak için düşünmek ve sabretmek zorunda. Okuyan da eğer sabredip sonuna kadar okumuşsa, daha etkili bir iletişim sağlanmış ve okuyucuyu düşünmeye sevk etmiş demektir.

Yazarla tanışmamın bu etkinlik vasıtasıyla olması, siteyi hala yeteri kadar etkili kullanamadığımı düşündürdü bana. Oysa ki benim bu sitedeki bulunma amaçlarımdan biri okuma listeleri oluşturmak ve ne okuyacağımı bilinçli olarak önceden belirlemek. Ne var ki Ali Ural'ın adını bu kadar çok duymuş olduğum halde şimdiye kadar nasıl hiç okumamış olduğuma hayret ettim. Üstelik yaşamış olduğum ilçeye "Yazı ve şiir atölyesi" vasıtasıyla yaklaşık on yıldır konuşmacı olarak geliyor Ali Ural. Her ay düzenlenen etkinlik listesinde de adını görüyorum.
Dolayısıyla ne kadar geç kalmış olsam da iki kitabını ve bir çevirisini okuduktan sonra Ali Ural'ın atölyesine katılmak ve kendisi ile tanışmak istedim ve kendisine 1k'nın selamlarını ilettim.

https://i.hizliresim.com/mMj20V.jpg
https://i.hizliresim.com/MV5dMa.jpg

Bu sitedeki paylaşımlarımda elimden geldiğince seçici davranmaya çalışıyorum ve gerçekten paylaşmaya değer bulduğumda alıntı yapıyorum. Böyle olunca bazı kitaplardan hiç alıntı yapmadığım dahi oluyor. Yazarımıza dönecek olursak, şimdiye kadar elimin sık sık tereddütsüz paylaşıma gittiği yazarlardan biri Ali Ural oldu. Tespitleri, bakış açısı son derece saf ve dikkat çekiciydi. Ali Ural sanki göz penceresinden değil gönül penceresinden bakıyormuş gibi, herkesin baktığı yere bakıyor ama bize bambaşka şeyler söylüyor. Hayata dair bize sıradan gibi görünen birçok detay üzerine uzun gözlemler yaptığını ve bunu naif bir ifadeyle aktarabildiğini düşünüyorum. Yazı ve şiir atölyesindeki dersinde de, yazarımızın özellikle emek ve gözlem üzerinde durduğunu ve yazarların biriktirdiği gözlemin ancak %10'uyla eserini ortaya çıkardığını ısrarla vurguladığını paylaşmak isterim.

Son olarak, bu kadar emek verilmiş, güzel etkinlik için inci ve sueda reyyan hocalarımıza içten teşekkürlerimi sunuyorum. Benim payıma düşen kısmı ise, Ali Ural'ın atölyesine ve kitaplarına devam etmektir.

Güzel kitaplarda buluşmak temennisiyle:))
Seni elime alır almaz hissetmiştim o ağırlığı ve sorumluluğu... Dostluğun ağır sorumluluğuydu bu ve hemen okumazsam, bu sorumluluğu ihlal edeceğim duygusunun ağırlığı...
Kapağına baktım, kapağı bile çok anlamlıydı. Sağlam, ciltli ve sade, sert bir kapak kitabın koruyucu kalkanı gibiydi. Bu kapağa asıl anlam katan ise sanki konusunu henüz kapağında iken bizlere ipucu mahiyetinde hissetirmesiydi. Evet şeffaf (arkasındakinin özünü bozmamak gibi bir inceliği olan) bir kapak ama üzerindeki hissî yazılarıyla kapağı tamamlayan, dostluğun, kitaptaki bir başka versiyonu gibiydi...

Seni okurken Sevgili Dost, içimde tarifsiz bir heyecan ve hüzün vardı. Sanki okuduklarım, sana yazmakta olduğum bir mektup gibiydi ve bu mektubun içeriği sana duyduğum hasretle beraber senin hep benle beraber olmanın şükrü gibiydi... Çok uzaklarda olmanla beraber, hep yanımda olmanın verdiği huzuru, bir o kadar da özlemi yaşıyordum... Ve (henüz kitabın başında) zaman zaman seni okurken, her nedense nefessiz kaldığımı itiraf etmeliyim, bırakacak gibi oluyorum ama bırakamıyordum. Her cümlenin sonunda öyle bir yorgunluk hüküm sürüyordu ki, devam etmem imkansız geliyor, zihnimi dağıtmaya çalışıyordum, seni bırakmamak için Ey Dost...

Daha sayfalarını çevirmeden kenarına özenle iliştirilmiş bir sözle karşı karşıya geldim:
"Sevgili Dost, bana öyle bir kelime söyle ki hiç eksilmesin."
Haklısın... "Dost" diye telaffuz edilen bu duygu, sadece basit bir kelimeden ibaret olmadığını, kendini sevmeyi, kendine güvenmeyi, kendine saygı ve hoşgörüyü, öğreten bir öğretmen gibiydi. Öyle bir öğretmen ki, dünyanın en etkili ve kalıcı aynı zamanda dünyanın en tabii dilini, yani duyguyu kullanıyordu. Beşikten mezara kadar ilim tahsil etmeyi şiar edinir gibi, seni anlatıyordu sana. Kendini bilmenin ilmiydi bu Ey Dost... Kendine ayna tutmaktı bir anlamda. Böyle olunca biter miydi, eksilir miydi kelimeler...

Aristonun tabiriyle, "Birbirlerine hoş ve faydalı görünmedikleri gün birbirlerini artık sevmeyen," dostlarla ne işimiz var. Dost dendiği zaman öyle çok içinde hissetmelisin ki, her daim onunla olmaktan duyduğun mutluluktan başka bir fayda bilmemelisin...

...
Ey Dost, sözü çok uzattım biliyorum ama seni anlatmak bu basit kelimelerle olmadığı için, gönlüm tatmin olmuyor kalemin yazdıklarına bir türlü. Anlatmak istediğimi tam manasıyla dökemiyor mektuba. Öyle olunca işte böyle laf kalabalığından başka hiçbir şeye benzemiyor söylemlerim, affet nolur!

Senin içindeki yazılanlardan bahsedilmesi, kapağından dem vurmak gibiydi benim için. O yüzden ben de "dostun içi dışı bir olmalı" prensibinden yola çıktım ve tuttum görünüşünden söz ettim, dost kıymeti bilenlere... Onlara "beni dinler, seni anlar" cüretiyle yaklaştım. Umarım kimseyi sıkmadan, boğmadan seni tanıtabilmişimdir.

Sözlerime burada son verirken, seni tanıyanlara selam olsun diyor, hasretle özleminden öpüyorum.
Sevgiyle kal, Ey Dost...
{* Bu yazı bir tahlil değil, Posta Kutusundaki Mızıka eserine ithaf edilmiş bir dostluk yazısıdır.Eser hakkında bilgi edinmek isteyen arkadaşlar, dikkate almasınlar lütfen.}

'Bütün art niyetlerimi hüzülerimle sarıp sarmaladım, artık ruhumda kanayamazlar’
 
Dostluk nedir?
Kendi merkezinde düş yoranlar için ona isim bulmak zor.

Direnme, emniyet, beyazlık…
Dua, inşirah, huzur,
Belki ihtimallerin en sevgilisi...

Sakınmaktır Dostluk...
Köklerinden edeceğini bile bile, karşı koyuşuna aldırmadan, sarsmaktır.
Kırılmamaktır dostluk...Acı su gibi beyni bulandıran öfkeyi farkedip susmaktır. Kendince huzurdayken dipsiz bir kâbusun çarmıhına uzatmaktır bileklerini, gözkapaklarından kirpiklerine yol alan sonsuz kederi yok saymak için...

Sebepsizdir ve bunun eksikliğini duymaz.Bağlanabiliyorsa bir edere, kınından çıkarıp gerçegi, kendine olduğu yerde kıyar masumiyet...

Dostluk duanın en saf halidir.Dua ki yüreğin ağırlığınca konuştuğu an...İsimler ve eşya önemsizdir bu konuşmada.Peki neden bir günahın eşitiymiş gibi saklarız dostlarımızın isimlerini yahut nedir onları kişiliklerine bağlayan...Söz gelimi bir erkek ruhunu ömrünü verdiği kadının eşiğine derman kılamaz mı? Yahut her uyak tenin kendi zahmeti midir?

Yoksuluz...Hep yağmaktan beri duran, susuzluguna oturup ağlayan bir iklimin çocuklarıyız.

 Edgar Alan Poe bir öyküsünde şöyle der:
 ''Tüm şiddetli heyecanlar, ruhsal bir zorunluluktan ötürü kısadır.''
Uzun süre, o şiddetli heyecanların, anlar çogaldıkça cılızlaşan, kendini yok etmeye hazırlanan kronik ve itaatkâr sırlarını düşündüm durdum.Kendimizi unuttuğumuz o yerden vakitli vakitsiz öyle çok çıkıp gelmiştik ki sonunda bu bezginliği ve rehaveti gösterip orada biryerde kıvrılıp kalmamız önüne geçilmez birşeydi.Peki neden şiddetli bir heyecan anı unutulmaya bu kadar yakındı da, hüznün -uğraşılmış hayatın yanıt vermeyişinin- anlık dalgalanmaları, geriye kalan pek cok zamanı da içine alıp sürüklemeye, şiddetini biriken her anla yeniden tetikleyip zirveleştirmeye bu denli yatkındı? Bizi dostluğun ebkem bulvarlarında yoksulluğa iten de buydu...Hüzün ve seçici aynalarımız...Kime içini yansıtacağına belleğinin arka odalarından emir bekleyen aklı başında yalnızlığımız...
Neydi heyecanı böylesine yaşanılır kılan, bir samimiyet ifadesi mi? Anlanmak eylemine özne olmak neden bu denli mühimdi? Her seferinde onaylanmak değildi bu.Pekiştiricilerle hataların üstü örtülürse bu sanıldığından fena birşeydi...Zamanla iplikleri yıpranan bir balık ağı gibi tamire muhtaç olacaktı, ekmeği ve suyu satın alabilmek için...
Kurtarılması mümkün müydü peki?
Sorgulara dayanabilecek kadar sağlam mıydı ve gerçek miydi sınırları, derinleşebilecek kadar?..

Dostluk seferinde bir rota belirlerseniz gideceğiniz yer içinizi dolduramayabilirdi… Ucu bucağı olmamalıydı bu seyrüseferin.Toplumsal sınırlandırmalara kafa tutabilecek kadar özgün ve avuç içine yakılan kınanın kokusu kadar bizden olmalıydı...Eğer göğsünde ince bir sızı varsa tebessümlerin dostu aldatmamalıydı.O varken kaygıların da yaşanmaya değer bir yanı olmalıydı ve acıların dahasına yerin olmalıydı yüreğinde…Güçlü olmalıydın, herşeye çare bulacak bir sabrın, yarına yetecek kadar azığın olmalıydı…

Dost, kendinden bile önce tanıdığın, derinliğine ulaşmayı aklına sığdıramadığın bir mucize gibi çıkmalıydı karşına.. Seni Mevla’nın bir emaneti gibi mukaddes kılmalıydı…O’nun için olmanın hazzına talip olmalıydı.Yalnız O’nun için…

Zayıfların kini, dostlukları kadar tehlikeli değildir.(1) der bir düşünür...Zayıflık özsuyunda egoizmi barındırır çünkü. ’Ben’ duygusuyla öylesine meşguldür ki bu kişiler, iyiliğine hizmet etmediğiniz sürece varlığınızla yokluğunuz aynı kıyıya vurmuş iki yitik kavramdır...
Kusursuz bir duruşla size kol kanat gererler ancak coğu kez kanatları defalarca yazılıp silinmiş bir kaç dize kadar hükümsüzdür..Asırlık bir çınar gibi dururlar yanınızda ama gecenin ayazında en deli rüzgarlarla yağmalarlar sizi, o kadar halistir ki niyetiniz, zarar görmesin diye dallarını kollarınızla örtersiniz…

Size insan oldugunuzu hatırlatanları da vardır elbette, görmediğiniz her an gözlerinize heyula varlığı ile sırdaş olanlar!..Işte duaların en derini onlara ayrılmıştır...Kirpiklerde Naz’lanan birer misafirdirler ve toprak kokusu kadar Yaren’dir  içinize...Yaşadığını hissetmenin en kestirme yolu, içinde nefes alan birinin kalp atışlarına kulak vermektir.

Gerçek dostun en büyük korkusu; Dünyada ki suçlarına insan ahları eklemektir!..

Zira ‘Yaşadığımız her an kendi hakkını ister’
(2)
 
https://youtu.be/T8xl0XtzmnM
…………………………………………….
1-Vauvenargeus
2-Goethe
 
 
Sevgili Dost,
Kim kazandı? Atom bombasını Hiroşima’ya atan mı? Everest’in tepesine ilk kez varan mı? Doksanıncı dakikada maçı alan mı? Diriler mi, ölüler mi? Çobanlar mı, sürüler mi? Efendiler mi, köleler mi?
Kim kazandı?

Sevgili Dost,
Herkes kaybetti. Ölüm kazandı. Mezar taşlarına: “Huve’l-Bâki” kazındı.
''Söylenen her söz binamıza yeni bir tuğla ekler. Bu yüzden ağzımızdan kaçmamalı kelimeler. Onlar bizim mahkumlarımızdır; izin verdiğimizde çıkmalılar dışarıya. Publis Syrus ne kadar haklı: “Konuştuğuma çok kere pişman oldum. Fakat sustuğuma asla!''
Sevgili Dost,
Bir şehrin en güvenilir yeri,demek sence kütüphanelerdir. Çünkü kitaplar seslerini yükseltmezler.
Sevgili Dost,
Herkesin seviyormuş gibi yaptığı, ancak sevginin ne olduğunu pek az kimsenin bildiği bir zamanda yaşıyoruz. Belki de bütün zamanlar böyledi.
Bizim, peygamberi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir'imiz, suikastı haber alınca peygamberin yatağına yatan Ali'miz var. Son yudum suyu birbirlerine gönderip susuz şehit olan sahabilerimiz var.
''Sevgili Dost,
Bildiği şehirlerden bilmediği şehirlere, bildiği yüzlerden bilmediği yüzlere sığınmayı aklından geçirmemiş kaç insan vardır?''

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Posta Kutusundaki Mızıka
Baskı tarihi:
Ekim 2017
Sayfa sayısı:
206
Format:
Karton kapak
ISBN:
9799756841357
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Şule Yayınları
Sevgili Dost!

Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi.

Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba 'insan' denince hatırlanıyor muyuz?
(Arka Kapak)

Kitabı okuyanlar 3.126 okur

  • N.E.A 'nın Kütüphanesi
  • Buket Yılmaz
  • Fa.
  • Abdullah Mücahid Çınar
  • Melike Bars
  • test3
  • Mesut asan
  • Medihanur Karakaş
  • Esra Yılmaz
  • Julide Ateş

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%10.1
14-17 Yaş
%9
18-24 Yaş
%31.9
25-34 Yaş
%33.8
35-44 Yaş
%9.8
45-54 Yaş
%2.9
55-64 Yaş
%0.1
65+ Yaş
%2.4

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%83.6
Erkek
%16.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%44.5 (485)
9
%21.2 (231)
8
%15.9 (173)
7
%9 (98)
6
%5.6 (61)
5
%2.3 (25)
4
%0.6 (7)
3
%0.3 (3)
2
%0.4 (4)
1
%0.4 (4)

Kitabın sıralamaları