• "Bir ufka vardık ki artık
    Yalnız değiliz sevgilim.
    Gerçi gece uzun,
    Gece karanlık,
    Ama bütün korkulardan uzak.
    Bir sevdadır böylesine yaşamak,
    Tek başına
    Ölüme bir soluk kala,
    Tek başına
    Zindanda yatarken bile,
    Asla yalnız kalmamak."
  • Nesin Köyü'nü duymuştum. İnternetten bakıyorum: "Köyde Yaşam". Okuyorum: “ Nesin Köyü alabildiğine özgür bir ortamdır. Köyün amacı çalışmak ve düşünmektir. Kimse kimsenin özgürlüğünü kısıtlayamaz, inancına düşüncesine karışamaz, çalışan kimseyi rahatsız edemez.” Ne güzel… Nesin Matematik, Sanat, Felsefe Köyleri var. Bilgisayar programlama dersi bana gayet uygun. Köye gitmek isteyenler için ihtiyacı varsa burs veriliyor. İstersek Şirince’den kendileri gelip bizi alıyor. Yani köye gitmeyi ellerinden geldiğince kolaylaştırıyorlar. Oraya gitmeyi çok istiyorum. Sırada aileye söylemek var. Babama köyden bahsediyorum. “Hadi ama baba, akıllı telefon falan bekleyebilir. Ben oraya gitmeyi çok istiyorum.” Neyse ki babam konu eğitim olduğunda daha hassas davranıyor. Belki de kendisi okuyamamış ve eğitimden hevesini alamamış olduğundan.
    İnternetten kaydoluyorum. Kaydolurken hedeflerime, neden köye gitmek istediğime dair sorular sormuşlar. Bunlar köye kabul edilebilmek için. Fark ettim de bunlar ne bildiğime değil, ne istediğime yönelik sorular. Daha önce matematik kursuna gitmiş olanlar, oraya sınava çalışmak, inekleyip ezberlemek isteyenlerin değil; kanıtlarıyla mantığıyla gerçekten matematik öğrenmek isteyenlerin gitmesi gerektiğini söylüyorlar (bkz. eğitim sisteminde eksik olan her şey  ). Kayıt süresinde öğrencileri seçiyorlar. Kabul edildiğimi öğrenince gitmek kalıyor geriye. Annemle, İzmir’e doğru yola çıkıyoruz. Annem beni bırakıp geri dönecek. ‘Kız başıma’ orada kaldığımı duysalar çok karşı çıkacakları için akrabalara söylemiyoruz. Oranın güvenli bir yer olduğunu nasıl anlatabilirsin ki onlara?..
    Yol uzun… Okuyor olduğum kitabı bitirip Mustafa Kemal’in Romanı-3’e başlıyorum. Mustafa Kemal’in Romanı-1’de bahsedilen Yorgo’nun mahzeni bu kitapta da anılmış.
    Şirince’ye vardık, aç ve yorgunuz. İlk gördüğümüz yerde yemek yiyoruz.

    Mustafa Kemal'in Romanı-1’de henüz Mustafa Kemal’in doğmadığı, Zübeyde Hanım’ın genç bir kız olduğu zamanlar… O zamanlar Osmanlı’nın durumundan, çetelerin yaptıklarından bahsediyor yazar. Yorgo’nun Mahzeni ismi sık sık geçiyor. Hikaye şöyle: Yorgo’nun Mahzeni, ticaret malları da satan bir şarap mahzenidir. Orada küçükken öksüz kalan, sonra köle olarak satılan bir Rum kadın çalışmaktadır. Kadın artık hayattan bıkmıştır. Oradan ticaret için Anadolu’dan Selanik’e gelen bir adam alışveriş yapmaktadır. Zübeyde Hanım’ın annesi ve komşusu, adamın sık müşterisidir. Rum kadın adamın iyi niyetli biri olduğunu görür. Artık yaşamını değiştirmek istemektedir ve mahzene bir dahaki gelişinde yardım ister. Onunla evlenirse mutlu olacağını söyler. Adam da Müslüman olması şartıyla kabul eder ve evlenirler. Ancak adamın kalacak yeri yoktur. Zübeyde Hanımların komşusu bahçesindeki bir odayı verir onlara. Genç Zübeyde o kadınla çok iyi anlaşır, ona Müslümanlığı öğretir. Yorgo’nun Mahzeni’nde çalışan kadının Müslüman olup kaçtığını ve evlendiğini duyunca onun ve kocasının peşine düşerler…

    Yolculuk yüzünden o kadar yorgundum ki yemek yediğimiz yerin isminin Yorgo’nun Mahzeni olduğuna dikkat etmemiştim. Çıkarken gözüme takıldı ama ‘belki isim benzerliğidir, belki de ben yanlış hatırlıyorum’ diye düşündüm. Oradan köye gittik. Kayıt işleri falan bittikten sonra annemle biraz köyü gezdik. Köyde göze en yoğun çarpan renk yeşildi. Koğuşlar, derslikler gibi bütün yapılar taştandı. Alıştığımız o binaların arasından çıkan birkaç ağaç görüntüsünün aksine sanki taş evler iğreti duruyordu. Tam bir şirin köy ortamıydı. Annemin gitmesi gerekiyordu. Annem gittikten sonra boşlukta hissetmiştim kendimi… Koğuş temizleniyordu ve etrafta hiç tanıdık yüz yoktu. Bir süre ortalıkta boş boş dolandım. Kütüphaneyi gördüm, kapıda “ziyarete kapalıdır” yazdığı için girmedim. O yazının dışarıdan gelen misafirler için olduğunu henüz bilmiyordum. Boş boş dolanmam, koğuşun önünde koğuş arkadaşlarım olacakların oluşturduğu küçük kalabalığı görmemle bitti. Onlarla tanıştım. Hepsi çok iyiydi. Hani, 1K buluşmalarına “sanattan, bilimden konuşan beni dinleyen insanlar vardı” yazıyorsunuz ya… İşte o türden insanlardı.
    İlk dersime girdim. Köyde çalışanlar, öğretmenler, asistanlar herkes gönüllü. Bir çıkar için gelmemişler buraya. Bunu bildiği için çalışası geliyor insanın. Okulda falan dersten kaçabilirdiniz, ama sırf size bir şeyler öğretmek için çıkar gözetmeden bu kadar zahmete katlanmış birileri varsa karşınızda, o daha farklı oluyor. Bunu anlayacak olgunluğa erişmemiş olanlar ve ciddiye almayanlar köyde daha fazla kalamıyor. Bu yüzden bu köy öyle herkese göre değil. Sana şuraya git, şunu yap diyen kimse yok. Ne yapmamız gerektiğine kendimiz karar veriyoruz. Köyde Gönüllü çalışanlardan başka kimse yok. Bu yüzden çoğu işi öğrenciler yapıyor. Örneğin koğuşların temizliği, tuvalet temizliği, bulaşık yıkama gibi. Şunu da ekleyeyim ki en kolay iş çöp toplama. Çünkü çöp atan yok ve yerde çöp gören küçük çocuk da olsa, Ali Nesin de olsa -Ali Nesin’i yerden çöp çekerken gördüm- eğilip alıyor o çöpü.
    Sınıflar açık havada ve kara tahta kullanılıyor. Oraya kadar gitmişken Ali Nesin’le de biraz konuşmak istiyordum. Bazen bizim koğuşun önündeki sınıfta ders veriyordu. Birkaç gün sonra dersten ne zaman ve hangi taraftan çıktığını öğrenmiştim. Bir gün onunla konuşmak için dersten çıkmasını bekledim. Çekinirim, utanırım gibi şeyleri bir kenara bırakmıştım. Dersten çıkınca yaklaşıp “merhaba” dedim. Karşılığını aldıktan sonra yürürken konuşmaya başladım. Bilimi ve matematiği sevdiğimden, dünyaya yararımın olmasını, kendimi daha çok geliştirmeye başlamak ve sevdiğim şeyi yapmak istediğimden, kuantum fiziğinin ilgimi çektiğinden ama bir yandan da çevremin işsiz kalacağımı bu yüzden mantıksız olacağını vs. söylediğinden yani Türkiye’deki tipik aile kaygısını taşıdıklarından ve şimdiden hevesimi kırıcı şeyler söylediklerinden bahsetmiştim hızlıca. Bana “Fizik istiyorsan önce matematik oku” demişti. “Çok çok oku, çok çok çalış zaten yararlı olursun. Mesleği şimdi düşünme, sonra düşünürsün mesleği” demişti “Başkalarını bırak, sen yeter ki kendini geliştirmeye odaklan”. Sonra yolunu değiştireceğinden, teşekkür edip ayrıldım. Oradaki arkadaşlarıma anlattım bunu. Sonra düşündüm, çevrem bana kendi düşüncelerini aşılayabilmişti. Daha şimdiden bir gelecek kaygısı oluşturmuşlardı ve bunda eğitim sisteminin de etkisi vardı. Ali Nesin’in dediği gibi çalışmalarım, öğrendiklerim sınava, mesleğe yönelik değil, kendimi geliştirmeye yönelik olmalıydı.
    Köye geldikten sonra kitapta Yorgo’nun Mahzeni’ni görünce ismin benzemediğini, tıpatıp aynısı olduğunu gördüm. Köyden gitmeden oraya gidip sormak istiyordum. Köyden gitmeme 2 gün kala temizlik görevimin akşama olduğunun öğrenince tam zamanı dedim. Koğuş ablamdan izin alıp fırladım Şirince’ye. Yorgo’nun Mahzeni’ne girdim. Yaşlıca bir adam yemek yiyeceğimi düşünüp yer göstermek için geldi. Ona bir şey sormak istediğimi söyledim. “Sor, tabii.” “Bir kitap okuyordum, içinde Yorgo’nun Mahzeni geçiyordu. Buraya geldiğimde Yorgo’nun Mahzeni ile karşılaşınca çok şaşırdım ve bir alakası var mı diye çok merak ettim.” “Hımm” dedi. “Onu git Çeşmeci Ahmet’e sor, o bilir bunu. Şurdan çık dışarı, şapkalı bir adam görmezsen aşağıdakilere sor.” Neyse işte, buldum Çeşmeci Ahmet’i. Yolun karşısında durmuş, trafikte sıkışan arabaları el kol hareketiyle yönlendirmeye çalışıyor. Başında, çenesinin altından iple bağladığı bir şapka; gözlerinde güneş gözlüğü, bıyıkları da var. Yanına gittim,“Merhaba”. O da merhaba dedi ama fazla takmadı beni. Meşguldü çünkü. Hem azcık sinirliydi de. Bir an ne cevap verir diye düşündüm: “Napiyim senin kitabını ben? İşim başımdan aşkın…” Yok canııım, öyle cevap vermezdi herhalde. Hem İzmir’e geldiğimden beri insanların nazik ve samimi konuşmaları, rahatlıkları dikkatimi çekmişti. Şoföründen esnafına çok sıcak insanlardı. Trafik rahatlamıştı. Çeşmeci Ahmet yolun kenarındaki sandalyeye oturdu. Belli o koymuştu sandalyeyi oraya. Şapkasını biraz kaldırıp koluyla alnındaki teri sildi. Tekrar yaklaşıp yaşlı adama söylediğim şeyi söyledim. Az önceki stresi geçmişti. Anlattı: “Yorgo’nun Mahzeni çok eskiden beri kurulmuştur.” Kapandığından ve sonra dede ismiyle tekrar açtıklarından bahsetti. Kitaptaki olayları anlattım. Atatürk’ün henüz doğmadığı dönemlerde geçtiğini, Rumların kurduğunu söyledim. “Aynen öyle” dedi. “Rumlar kurdu. Taa o zamanlardan beri vardı ama kapandı. Burası 20 yıllık” dedi. Rum kadını da sordum. Yorgo’nun Mahzeni’nin bir sürü kitapta geçtiğini söyledi. “Olaylar öyle olmayabilir” dedi. Çeşmeci Ahmet amcaya teşekkür ettim. “Ne demek, çayımızı içmeye de bekleriz” Bu sohbet çok hoşuma gitmişti. Tekrar gitmek isterdim ama ertesi gün hava yağmurlu gibiydi. Son gün de yaptığımız bilgisayar oyununu Ali Nesin’e sunmak için bitirmemiz gerekiyordu. Bu yüzden köyde kalıp çalıştım. Ama köyden ayrılırken bir ‘kolay gelsin’ demeyi ihmal etmedim.
    Nesin Köyü’nde birçok deneyim yaşadım. İlk defa ailemden bu kadar uzak kalıyordum. Akıllı telefonum olmadığı için 2 hafta internete girememiştim. İnternetten uzak, doğayla iç içe, arkadaşlarımla eğlendiğim, bol düşünmeli, bol çalışmalı 2 hafta olmuştu. Köy, öğrencilerin dikkatini dağıtacak şeylerden, şehrin gürültüsünden uzaktı.
    Dersler dışında vakit geçirmek için etkinlikleri öğrenciler düzenliyordu. İlk defa gerçek bir münazara izlemiştim. Şiir okuma etkinliği düzenlemişlerdi. Çok güzel şiirler dinledim. Köyün hemen yanında Tiyatro Medresesi diye bir yer vardı. Zamanımız varsa ve ücretsizse arkadaşlarla dinleti ya da konsere gidebiliyorduk. Bir keresinde arkadaşlarla Kürtçe müzik dinletisine gitmiştik.
    Eve dönünce, eski rutinime döndüm. Ama fark ettim ki köy bana gerek sorumluluk, gerek düşünce, gerek sosyalleşme açısından çok şey katmış. Daha liseye yeni başlıyorken üniversite ortamını yaşamıştım…
  • 1K'ta bayramda çocuklara harçlıklarla kitap dağıtmak gibi bir ileti paylaşılmıştı. Okuyup geçmiştim, kimin paylaştığını falan hiç hatırlamıyorum. Dün aklıma geldi, 'iyi fikir' dedim. Ailede harçlık dağıtanlara söyledim. Evde benim küçüklüğümden ve kardeşimden bir sürü çocuk kitabı vardı zaten. Çok beğendik bu fikri. Çocuklar çok sevinecek.
  • Uçuşur, döner durur hâlâ güzelliğin hayaletleri, Tekinsiz kılar onurlarının öldüğü yerleri.


    Alexander Pope
  • Ebû Üsâme Zeyd b. Hârise b. Şerâhîl
    Dia Bünyamin ERUL
    Bi‘setten otuz beş yıl kadar önce doğdu. Aslen Yemen menşeli Kelb kabilesindendir. Hz. Peygamber’den sadece on yaş küçük olduğu halde evlâtlığı olmasından dolayı önceleri Zeyd b. Muhammed diye anılırdı. Ancak evlâtlıkların öz babalarının adıyla anılmasını emreden âyet (el-Ahzâb 33/5) indikten sonra babası Hârise’nin adıyla anılmaya başlandı (Müslim, “Fezailü’s sahâbe”, 62). Resûlullah tarafından çok sevildiği için “hibbü Resûlillâh” lakabıyla tanınırdı. Câhiliye döneminde henüz çocukken annesi Su‘dâ ile birlikte Benî Ma‘n’daki akrabalarını ziyarete giderken Benî Kayn mensupları tarafından kaçırıldı ve Ukâz panayırında köle olarak Hz. Hatice’nin yeğeni Hakîm b. Hizâm’a satıldı. Hakîm onu Mekke’ye götürdü ve halası Hatice’ye, Hz. Hatice de Resûlullah’a hediye etti.
    Diger bir rivayete göre ise Zeyd’i kaçıranlar Mekke’nin Bathâ semtinde satmak istediklerinde Hz. Peygamber kendisini görmüş ve Hatice’ye onu satın almasını tavsiye etmiş, o da satın alıp Resûl-i Ekrem’e hediye etmiştir. Zeyd’in kabilesinden hac için Mekke’ye gelenler kendisini görüp tanıdılar ve dönüşte durumu ailesine bildirdiler. Babası Hârise ile amcası Kâ‘b (bazı rivayetlere göre ağabeyi Cebele) yanlarına Zeyd’in fidyesini de alarak Mekke’ye geldiler, Resûl-i Ekrem’den onu geri istediler. Resûlullah, Zeyd’i ailesiyle görüştürdü ve dilerse kendileriyle gidebileceğini söyledi. Fakat Zeyd, Resûlullah’ýn yanında kalmayı tercih etti. Bu olaydan sonra Resûl-i Ekrem, Zeyd’i Kâbe’nin bitiþişindeki Hicr mevkisine götürüp, “şahit olun, Zeyd benim oğlumdur, o benim mirasçım, ben de onun mirasçıyım!” dedi ve ardından onu âzat etti. Hz. Peygamber’den hiç ayrılmayan Zeyd onun risâletini ilk tasdik edenlerdendir; hatta bazı rivayetlere göre erkeklerden ilk müslüman olan kişidir. Resûl-i Ekrem’in Tâif yolculuðunda Zeyd de beraberdi. Tâifliler, Resûl-i Ekrem’i dinlemeyip şehirden çıkardıkları sırada üzerlerine atılan taşların Peygamber’e isabet etmemesi için Zeyd kendi vücudunu ona siper etti ve yaralandı. Islâm’in ilk yıllarýnda Mekke’de Resûlullah tarafından Hz. Hamza ile kardeş ilân edildi. Hz. Hamza savaďa gitmeden önce öldüğü takdirde ne yapacaðýný Zeyd’e vasiyet ederdi; Şehid olacağı Uhud günü de ona vasiyette bulunmuştu. Medine’ye hicretten sonra Zeyd bir süre Sa‘d b. Hayseme’nin “beytü’l-uzzâb” (bekârlar evi) denilen Kubâ’daki evinde misafir oldu ve Üseyd b. Hudayr ile kardeþ ilân edildi. Zeyd b. Hârise Bedir, Uhud, Hendek gazvelerine, Hudeybiye seferine ve Hayber’in fethine katıldı. Bedir zaferinin müjdesini Hz. Peygamber’in devesi Kasvâ’ya binerek Medine’ye o ulaştırdı. Hendek Gazvesi’nde muhacirlerin sancaktarı idi. Karede Seriyyesi, Süleym kabilesi üzerine düzenlenen Cemûm, ayrıca Îs, Taref, Hismâ (Benî Cüzâm), Ümmü Kirfe (Benî Fezâre), birinci Vâdilkurâ, Medyen ve ikinci Vâdilkurâ seriyyeleri onun kumandanlığında yapıldı. Hicretin 6. yılının Rebîülevvel ayi başında (Temmuz 627), Kureyþ’in müttefiki olup Hendek Gazvesi’ne 700 kiþilik bir kuvvetle katilan Benî Süleym kabilesini cezalandırmak üzere Cemûm’a gönderildi ve kabilenin üzerine baskın düzenleyerek çok sayıda esir ve ganimet elde etti. Ümmü Kırfe seferinden dönüsünde Resûl-i Ekrem’in ona sarılıp öptüğü rivayet edilir. Sefevân ve Müreysî‘ gazvelerinde Resûlullah’a vekâlet için Medine’de kaldı. Hz. Peygamber’in Zeyd’e olan güvenine işaret eden Hz. Âişe, “Resûl-i Ekrem, Zeyd’i bir ordu ile sefere gönderdiðinde mutlaka onu kumandan tayin ederdi. Eğer þimdi sað olsaydý kendisini yerine halife bırakırdı” demiştir (Müsned, VI, 226-227, 254, 281). Kur’ân-ı Kerîm’de adý geçen tek sahâbî olan Zeyd (el-Ahzâb 33/37) birkaç defa evlendi. Resûlullah’ın dadısı Habeşî Ümmü Eymen’le Mekke’de gerçeklesen ilk evliliðinden oğlu Üsâme doğdu. Zeyd, Ümmü Gülsûm bint Ukbe, Dürre bint Ebû Leheb, Hind bint Avvâm ve bazı rivayetlere göre Ümmü Mübeşsir adlı hanimlarla da evlilik yaptı. Bedir Gazvesi’nden sonra da Resûl-i Ekrem’in halasi Ümeyme’nin kızı Zeyneb bint Cahş ile evlendi. Ancak bu evlilik geçimsizlik yüzünden sürdürülemedi. Evlenmelerine bizzat aracı olan Hz. Peygamber onların ayrılmasını arzu etmese de Zeyneb’in surf Peygamber’in tavsiyesiyle yaptığı bu evlilik boşanma ile sonuçlandı. Resûl-i Ekrem bu duruma üzüldü. Daha sonra konuyla ilgili âyetin inmesiyle (elAhzâb 33/37) Câhiliye döneminden kalma, evlâtliklarin boşanmış eşleriyle evlenme yasağı âdeti kaldırıldı ve Resûl-i Ekrem Zeyd’in boşadığı Zeyneb ile evlendi. Zeyneb’i kocasindan Hz. Peygamber’in ayırdığı iddası doğru olmadığı gibi yukarıdaki âyette de belirtildiği üzere- Resûl-i Ekrem Zeyd’e eşini boþamamasını telkin etmiştir. Resûlullah’ın Zeyneb’le evlenmesinin asıl sebebi sözü geçen katı Arap âdetinin bizzat onun uygulamasıyla ortadan kaldırılmasıdır. Öte yandan Resûl-i Ekrem’in Zeyneb’i ev ortamında örtüsüz halde gördüğü ve gönlünün ona kaydığı yolundaki rivayetler muteber değildir. Bu rivayetler, Hz. Peygamber’in daha önce yakından tanıdığı Zeyneb’i hiç tanımıyormuş intibah uyandırması bakımindan da problemlidir. Onun Zeyneb’i bizzat Zeyd aracılığıyla istediğine dair sadece Enes b. Mâlik’ten nakledilen garip rivayet (meselâ bk. Müslim, “Nikâh”, 89) ihtiyatla karşılanmalıdır. Resûl-i Ekrem, Mûte Savaşı için orduyu yola çıkarırken sancağı Zeyd’e vererek, “Eger Zeyd şehid olursa sancağı Ca‘fer (b. Ebû Tâlib) alsın, o da şehid düşerse Abdullah b. Revâha alsin” demisti. Üç sahâbî de bu sıraya göre şehid oldu. Resûl-i Ekrem şehadet haberini Medine’de ashabına göz yaşları içinde bildirdi ve söyle dua etti: “Allahým, Zeyd’e mağfiret et! Allahım, Zeyd’e mağfiret et! Allahım, Zeyd’e mağfiret et! Allahım, Ca‘fer’e mağfiret et! Allahım, Abdullah’a mağfiret et!”. Sa‘d b. Ubâde, ölülerin arkasından ağlamayı yasaklayan Resûl-i Ekrem’in Zeyd için göz yaşı dökmesini garipseyince Resûl-i Ekrem şunlarý söyledi: “Bu, sevgilinin sevgilisine olan özlemidir”. Zeyd’in elli beş yaşında sehid düştüğü kaydedilir. Zeyd’in oğlu Üsâme de Hz. Peygamber’e yakınlığıyla bilinen, onun güvenine ve iltifatına mazhar olan sahâbîlerdendi. Zeyd beyaz tenli olduğu halde Habesî bir anneden doğan Üsâme’nin koyu esmer oluşu bazi münafıkların onun nesebi hakkında dedikodu yapmasına yol açmıştı. Bunun üzerine çağrılan meşhur nesep âlimi Mücezziz el-Müdlicî’nin ayni yatakta uyuyan Zeyd ile Üsâme’nin yorganin dışına çıkmış ayaklarına bakarak, kim olduklarını da bilmeden, “Bu ayaklar birbirindendir” dedigi rivayet edilir. Bu dedikodunun münafıkların da güvendiği bir bilirkişinin sözleriyle ortadan kalkması Hz. Peygamber’i çok sevindirmiştir. (Buhârî, “Ferâiç”, 30). Resûl-i Ekrem, vefatından kýsa bir süre önce Bizans’a gönderilmek üzere hazırlanan (Safer 11 / Mayýs 632) ve içinde Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in de bulunduğu ordunun kaymakamlığını Üsâme’ye verince bazı kişiler hoşnutsuzluklarını dile getirmiş, Resûlullah bir hutbe irat ederek bunun sebebini açıklamış ve Üsâme’ye uyulmasını emretmiştir (Müslim, “Fezâilü’s sahâbe”, 62-64). Zeyd’in Üsâme dışında Zeyd ve Rukayye adli iki çocugu daha vardir. Ağabeyi Cebele de sahâbedendir. Cebele, kendisine sorulan, “Sen mi büyüksün Zeyd mi?” sorusuna, “Ben Zeyd’den önce dogdum, ama o benden büyüktür” şeklinde cevap vermiştir. Hişâm b. Muhammed el-Kelbî’ye Kitâbü Zeyd b. Hârise adlı bir eser nisbet edilmektedir (Ibnü’n-Nedîm, s. 142). Temmâm er-Râzî’nin Cüz fîhi Islâmü Zeyd b. Hârise ve gayrihî min e hâdisi’þ-şüyûh adlı risâlesi Ýbnü’l-Mibred’in iki eseriyle birlikte neşredilmiştir (nşr. Muhammed Sabâh Mansûr, Beyrut 2003). Ayrıca Muhammed İbrâhim Hizme’nin Zeyd ve Üsâme lemehât mine’l-Islâm (Kahire 1964), Ahmed Abdülcevâd Dûmî’nin Zeyd b. Harise (Sayda 1973), İbn Abdüşşekûr’ün Sîretü hazreti Zeyd b. Hârise (Lahor 1983), Mahmûd Þîn Hattâb’in kådetü’n-nebî el-šådetü’þ-şühedâ fî Mute Zeyd b. Hârise el-Kelbî (Beyrut 1990), Resmî Ali Âbid’in Zeyd b. Harise (Amman 2002) ve Afîf en-Nablusî’nin Zeyd b. Hârise rabîbü’n-nübüvve (Beyrut 2004) adli eserleri burada zikredilmelidir. BÝBLÝYOGRAFYA :
    Müsned, VI, 226-227, 254, 281; İbn Sa‘d, Tabakåt, III, 40-47; Ibn Kuteybe, el-Maârif), s. 144-145;
    Ibnü’n-Nedîm, el-Fihrist, s. 142;
    Ibn Abdülber, el-istîâb, I, 544-549;
    Ibn Asâkir, Tarihî Dimask XIX, 342-374;
    Ibnü’l-Esîr, Üsdü’l gåbe (nsr. Halîl Me’mûn şîhâ), Beyrut 1418/1997, II, 238-240;
    Nevevî, Tehzib, I, 202 203; Mizzî, Tehzîbü’l-Kemâl, I, 35-40; Zehebî, A'lâmü’n-nübelâ, I, 220-230;
    İbn Hacer, el-Isâbe, I, 563-564; ve Tehzîbü’t-Tehzîb, III, 401402; Mücteba Ugur, “Cebele b. Hârise”, DÝA, VII, 185;
    M. Lecker, “Zayd b. Haritha”, EI2 (Ýng.), XI, 475.
  • Geçen yıllarınız zamanda donmuş da bir yerlerde durmaya devam ediyormuş gibi konuşuyorsunuz.
    Sanki yeniden oraya dönerseniz herşey..
    Karşılıklı aşk,arzular hatta gençliğin verdiği güzellik aynı şekilde bekliyor olacak.
  • Öykü Otobüsü: #32743786
    İçen biri değilim normalde tabi içtiğim zaman da benden ağır içen olmazdı, parmaklarım kararana kadar içerdim, yaktım afyon aromalı sigaramı ana sütü gibi geçmiyordu boğazımdan, boğuluyordum her nefeste ama içmeliydim işte, annemin ölümünü unutturmasada hiç bir afyon, biraz olsun yatışabiliyordum, sabah aç karnına başım dönüyordu ve her sabah birbirinden farklı katedrallere girmek zorundaydım korunmak için, yoksa beni de mi öldürürler? Ölüm umrumda değil, bir babam var ve onun için yaşamalıyım, bu fikirler beni öldürecek..! Katedrale giren birisi de sayılmam zaten özel günler haricinde... Bulunduğum ortam gitgide afyondan sonra canlılık kazanıyordu, oradaki renksiz taş heykelleri  Sistina şapeli  kadar da renkli görüyordum. Kalabalığın ötesindeydim belki kalabalık bile değil ama öyle sanıyordum. Şikayetçi değildim memnundum batan  bir tekne olmaktan, çanlar bile susmuştu kim bilir ...

    Herkes dışarı doğru yayılıyordu kaos kaplamıştı dört bir yanı insanlara çarpmadan geçmek güçtü, bir şekilde çıktım oradan, artık nefes alabiliyordum.. İsteksizce adımlar atıyor başım çatlasada adımlarımı güçlendirebiliyordum, önden yürümeye koyuldum, ayak topuklarım git gide yanıyordu, hayatım tehlikede dikkat çekmemek için de özel araç kullanamıyordum. Yoluma devam ettim zorda olsa sonunda eve varmıştım, eve girmeden önce o yorgunlukla posta kutusunu kontrol ettim, kimseden bir posta gelmemişti ne yazık ki. Evin kapısını açtım ve içeri girdim. Ayakkabılarımı bir an önce çıkardım rahat kadife pabuçlarımı giyindim, annem bir Türk olduğu için evin temizliğine önem verirdi ayakkabılarımı her zaman çıkarttırırdı, onu kırmazdım hiç babam gibi.....

    Paltomu askılığa astım üstüne kravatımı da aralayım derken dışardan bir ses geldi, kapıyı kapatmadığım için hemen duymuştum ve karşımda aile dostu olan postacımız duruyordu. Merhaba Maria hanım diye seslendi bana, hertarafı kolaçan etmeye üşendim zaten aile dostumuz etrafı kontrol etmeyi de ihmal etmemiştir diye düşündüm,  ben de ona merhaba bay De Luca dedim gerçek soyadı ile hitap etmezdik Rus asıllıydı bay De Luca bu sırları aile dışında da kimse ile paylaşmazdık tıpkı annemin Türk olması gibi bir sır, gülümsedim ve bana mektubu verdi başımı sallayarak tekrar eve girdim kapıyı kapatmadan önce sağ solu gözetledim sineklerden ve kenardaki sarmaşıklardan başka hiç bir şey yoktu, kapıyı yavaşça örttüm ve kilitledim.

    Hemen evin ikinci katına çıktım evim bile diyemiyorum 4 günde 1 ev değiştirmek zorunda kaldığım için evde kendime has olan kokum bile sinmemişti ki evim diyebileyim.. Ne kokuyor diye merak edenler olabilir tabi hafif rutubet kokuyordu Sicilya'da bütün evler böyle değilmidir zaten..!

    Zarfı bir an önce açmak istedim babamdan geldiğine emindim çünkü pulların kenarına dikkatlice bakıldığı zaman Romano simgesi olan R harfi vardı.. Onu çok özlemiştim fakat aynı zamanda ona kızgındım sertçe açtım zarfı neyse ki içindeki mektuba zarar gelmedi ..

    Sicilya lehçesi ile karışık Sezar şifreli bir mektuptu bu, tabi okumak eskisi kadar zamanımı almıyor...
    Bu tarz ben ve babama ait aileden sadece ikimize..

    ..Cenneti Türkiye'de bulacaksın güzel kızım Sicilya artık senin için bir cehennem gece hazırlan gidiyorsun saat 20:00'da hazır ol havaalanı otobüsüne bin her 30 dakikada bir geçer, David orada olacak 21:00 uçakla Palermo'dan herşey planlanmış. Seni görmeye uzun bir zaman gelemeyeceğim ama orada annenin topraklarında güvendesin. Türkiye'de sana yardımcı olmak için de en uygun kişiyi seçtim. Düşmanlarımızı sömürmeden bize rahat yok, seni seviyorum minik Mariam, ve güvende olman için herşeye, sensizliğe bile katlanırım...

    Mektup kim bilir ne kadar hızlı yazıldı diye düşündüm, Sicilya'dan ayrılma fikri biraz bunaltsa da annemin topraklarına gitmek beni rahatlatacaktı, bir takım kaygılarım oluştu beynimde fakat bunu yapmalıydım, başka bir çarem yoktu, zarfın içindeki sahte pasaportları çıkardım .. Hemen hazırlandım 15 dakikadan daha erken bir süre bu. Nede olsa çok mekan değiştiriyordum valizime siyah ne bulabildiysem tıkıştırdım ve gerekli olan malzemeleri aldım nakit para ve sahte pasaportum da hazırdı, fotoğrafları bırakmak zorundaydım tek bir aile fotoğrafı hariç bütün hepsini bıraktım. Enerjimin yerine gelmesi için yiyecek birşeyler atıştırdım duşumu aldım sıcak ve soğuk arası şoklanmış spagetti gibi hissediyordum, saçlarımı kuruladım dikkat çekmeyen sıradan kıyafetlerimi de giyindim.

    ...Sonunda havaalanına varmıştım Davide bana eşlik etti onu tekrar aileden biri gibi görebiliyordum ama eskisi kadar değil, bana zarif göründüğümü söyledi.. bu kıyafetlerle mi diye gülümsedim.. Tabi oda gülümseyerek bu kıyafetlerle bile dedi, beraber güzel anılarımızı hatırlayıp güldük.. saat 21:00 gösteriyordu onu özleyeceğimi fark ettim .. bana bineceğim otobüste karşılaşacağım kadının ismini verdi molada görüşmemizin daha güvenli olduğunu da ekledi o beni bulacakmış, tamam demekten başka bir çarem yoktu teşekkür ettim yardımları için ve onu özleyeceğimi söyledim sonuçta uzun bir zaman göremeyeceğimi biliyordum, ne onu, ne babamı, nede Sicilya'yı.. Gün geçtikçe dahada özleyecektim onları tıpkı annemi özlediğim gibi, fakat annemi geri getirmezki hiç bir şey gözlerim biraz dolmuş gibi oldu sarıldı bana ve inan dedi inan ki ben de seni çok özleyeceğim...!

     6 saat sonra İstanbul'a vardım, hiç bir şey düşünecek halim yoktu, annemin öğrettigi Türkçe ile büyük bir rahatlıkla sınırı geçmiştim ilk defa geliyordum bu topraklara annemin doğup büyüdüğü bu kutsal topraklarda içim biraz olsa huzurla doldu...

    Hemen bir taksi çağırdım gideceğim otobüs durağına beni bıraktı otobüs zaten oradaydı adamlar garip bir uyumla bağrıyordu  şaşkın değildim ama en az onlar kadar yorgun, beni otobüsüme doğru yönlendirdiler  valizlerim yerini buldu ve kapı açıldı evet sistina şapeliden daha renkli bir şey varsa kesin bu halılardı ilginç geldi gözüme, üstelik halüsinasyon etkisi bile değil. Gözlerim Asrın hanımı aradı onun hakkında hiç bir şey bilmiyordum ama içeri fazla yoğundu bir kadına gözlerim çarptı belki o olabilirdi, tabi yanımdaki 3 numarada oturan hanımefendi de olabilir , yada tamamen bir başkası hiç bir fikrim yok 4 numaraya yerleştim sabırla..

    Yanımda oturan hanımefendiye nasıl bakmışsam bana gülümsemeye başladı belki oydu ben de gülümsedim ama kesin o olmama ihtimali de var yorgunluktan bunu düşünmekte pek istemedim. Daha sonrasında uykuya daldım karmaşık rüyalarım birbirini kovaladı.. Hiç bir şey yolunda değilken orada herşey yolundaydı annem hayatta babam en azından mutlu, Davide ile beraber olmamda da hiç bir sakınca yoktu derken ne alırsınız hanım efendi diyen bir sesle uyandım derin değildi uykum hemen gözlerimi açıp çay içmek istediğimi söyledim bardağı uzattı, mersi dedim ama çok sıcaktı bardak ellerim yandı hafif, hemen masaya koydum ve bir yudum aldım dilim uyuşmuş gibi oldu ve sonunda molaya yarım saat diye bir anons yapıldı, midemde heycan kıvılcımlarıyla bekliyordum!

    Devamı Gelecektir..!


     
  • Öykü Otobüsü: #32743786

    Kelimelerden ve bedenlerden oluşan bir uğultunun ortasındaydım. Bir an gözlerimi, düşüncelerimle oyuk açtığım yerden kaldırdım. Önümden geçen herkes, zihnimdeki çukura düşüyordu. İnsanların yüzlerine baktıkça yorgunluğum daha da artıyordu. Hepsinin yüzünde kendimi görüyordum ve gördüğüm bütün benler bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Kendimi aynı anda hem parça parça hem de bütün hissettiğim yerlerden biriydi otogarlar.

    İnsanların gözlerine bakmaya başladım ama zihnimde büyük bir şaşkınlık oluşmuştu. Herkes aynı dünyanın içinde, başka hayatlara, başka telaşlara dalmıştı; kimse kimsenin içine sızamazdı ama buna tek bir şeyi izleyerek şahit olabilirdi. İnsanların gözleri, yılların yazdığı bir kitap gibiydi ve kendimi burada bir kütüphanenin ortasında gibi hissediyordum. Burada gerçek olup olmadığım ayrımına dair akıl sağlığıma inanıp inanmamak arasında bir yerlerde kayboluyordum.

    Neden burada olduğumu, kim olduğumu unutmuştum. Saniyeler içinde o kadar çok hayat yaşamıştım ki, olduğum yerde silinip gidecektim sanki. Sonra onu gördüm, bana neden burada olduğumu hatırlattı. Otobüsün hareket etmesine daha vardı, olduğum yere daha da gömülüp, bir ağaç gibi sessizce beklemeye başladım. Kız otobüsteki yerine yerleşmişti ve gözleri, babasının güvenmesini istediği kişiyi arıyordu. Sonra göz göze geldik, sadece adımı bildiğinden dolayı, büyük bir yabancılıkla baktı. Bakışları saniyeler içinde üzerimden geçti gitti. Sanki bir an düşüncelerimiz karşı karşıya gelmiş, ikimizin zihninden de aynı belirsizlik, aynı tereddüt geçmişti.

    Babalarımızın ortak soyu, bugün burada olmamızın tek nedeni değildi tabiki de. Yaptıkları kirli ve kanunsuz işlerle hem kendi hayatlarının, hem de kızlarının hayatının başka bir yola girmesini sağlamışlardı. Onlara büyük paralar kazandıran tarihi kalıntılar, gittikleri ellerde tarihin bir izi değil de, cesedi oluyordu artık. Gizlice çalıştırdıkları arkeologların bulduğu son şey, kimliklerini açığa çıkartmış ve bütün dünyayı peşlerine düşürmüştü. Bizi de yeni hayatımıza sürüklemişti ve bu yeni hayat, Antakya’da bizi bekliyordu. Babası onu bana emanet etmişti. Kızının endişeli gözlerinin aksine Bay Federico bana dünyada güvendiği tek insan sadece benmişim gibi bakmıştı ama ben tam bir saat öncesinde tahmin edemeyeceği bir şey yapmıştım.

    Babamı öldürmüştüm.

    Bedenimde ve zihnimde, yakalanmaya dair bir korku barındırmıyordum. Onu öldürmenin bana huzur getirmesinden başka bir duyguya sahip değildim. Sanki bu yolculuk benim için bir teslim olma biçimiydi. Bir tiyatro sahnesinde gibi, hayatımda, başıma gelen şeyleri oynayacağım bir rol gibi kabul ediyordum. Zaten çoğu insan da gerçeği görmek için çabalamıyordu. Etrafımdaki kimsenin bunlardan haberi yoktu. Onların bilmediği gerçek, bende sadece kurguydu.

    Masum bir cinayet işlemiştim görünürde ama özünde geçmişi ve geleceği bulabilirdik. Zaman çizgisinde yer edinemeyen bu cinayet, her şeyin genetiğindeydi. Ben aslında babamı kurtarmıştım. İnsanlar, savaşların ve diğer bütün büyük kötülüklerin nedenlerini görmüyor. Hepimiz, her gün bu kötülükleri besliyoruz ve bir suçumuz yokmuş gibi hayatlarımıza devam ediyoruz. Ben babamı öldürerek, bütün her şeyin benim yüzümden olduğunu kanıtlamak istedim sadece. Ve buna karar vermeme, bavulumu elinde tutan babamın çatık kaşları yardım etmişti. Birbirimiz için her zaman tehlike arz etmiştik zaten.

    Gözümü kıza çevirdim. Benim düşüncelerimden ve başına geleceklerden habersiz etrafı izliyordu. Onunla molada konuşacaktım, belki de molaya kadar beni bulacaklardı.

    Yavaş yavaş herkes otobüste yerlerine geçiyordu. Sırtımı duvara o kadar sıkı dayamıştım ki, bir ağacı kökünden koparır gibi hissetmiştim doğrulurken. Kendimi iç sesimin, duygularımın ve hayatımın akışına bırakarak, otobüse adımımı attım. Ön kapıdan girmiştim. Şoföre kafamla selam vererek, dört numaralı koltukta kafasını cama yaslamış Maria’ya göz ucumla bakarak, koltuğuma doğru ilerledim.

    (Devamı gelecektir.)
  • Herkese iyi geceler! Biz bugün kitap buluşmalarımızın 7.sini geride bırakmış bulunmaktayız. Ve yine bir yeraltı edebiyatı okuduk hem de nefis bir eser olan "Dövüş Kulubü" nü :) Haliyle üzerinde konuşacak çok şeyimiz vardı. Işte bugunden fotoğrafımız:
    https://i.hizliresim.com/5yXp7L.jpg
    Bir sonraki buluşmamız 15 Eylül Cumartesi günü, saat 14.00'te Engelsiz Cafe'de olacaktır.
    Okunacak kitabımız: Zülfü Livaneli Huzursuzluk