Stephen King denince aklıma hep gerilim, korku ve biraz da karanlık kasabalar gelir ama bu kitap, bambaşka bir yolculuğa çıkardı beni. Uzun bir zaman etkisinde olacağım çok keyifli bir yolculuktu benim için. Sanki bir arkadaşım karşımda oturmuş, “Hadi gel, tarihin tozlu yollarında bir gezintiye çıkalım,” demiş gibi hissettim. Kitap, Jake Epping adında sıradan bir adamın, zamanda yolculuk yaparak John F. Kennedy’nin suikastını engellemeye çalışmasını anlatıyor. Ama bu sadece yüzeydeki hikâye. Asıl mesele, o satırların arasında saklı duygular, hayatın kırılganlığı ve “Ya olsaydı?” sorusunun peşinden koşarken insanın kendine neler sorduğu.
Ben kitabı okurken kendimi Jake’in yerine koydum. Düşünsene, bir gün biri sana geliyor ve “Geçmişe gidip dünyayı değiştirebilirsin,” diyor. Ama işte, her şey o kadar basit değil. Jake’in 1960’ların Amerikası’na adım attığı an, o dönemin kokusunu, seslerini, insanların hallerini öyle bir hissettim ki, sanki ben de oradaydım. King’in kalemi, o eski model arabaların gürültüsünü, sokaklardaki süt şişelerini, insanların saf ama bir o kadar karmaşık hayatlarını gözümün önüne serdi. Ve tabii, her sayfada “Acaba başaracak mı?” diye içim içimi yedi.
Ama bu kitap sadece bir zaman yolculuğu macerası değil. Bence en güzel yanı, Jake’in içindeki o insani çırpınışları göstermesi. Aşkı bulması, sonra o aşkı korumak için verdiği savaş, beni en çok etkileyen kısımlardan biri oldu. Sadie’yle geçirdiği anlar, öyle naif, öyle gerçekti ki, bazen kitabı kapatıp “Keşke ben de böyle bir şey yaşasam,” diye düşündüm. Öte yandan, geçmişle oynadıkça her şeyin nasıl çorba gibi karıştığını görmek, içime garip bir huzursuzluk oturttu. King, “Değişim istiyorsun ama bedeli ne olacak?” sorusunu öyle güzel işliyor ki, okurken durup kendi hayatımı bile