Marcel Proust 'un yazdığı Kayıp Zamanın İzinde serisinin ilk kitabı olan Swann'ların Tarafı , ilk başta oldukça zorlayıcı bir okuma gibi görünmüştü. Proust’un uzun cümleleri, ayrıntılara verdiği büyük önem ve sürekli geçmişe dönüp duran anlatımı bazen okumamı yavaşlatan bir şey oldu. Ama sayfalar ilerledikçe kitabın aslında bir hikâyeden çok bir hafıza yolculuğu olduğunu fark ettim. Bu yüzden kitapla bakışım okudukça değişti.
Kitabın başında anlatıcı olarak karşımıza çıkan küçük çocuk, yani çoğu zaman Marcel olarak düşündüğümüz anlatıcı, bizi çocukluğunun gecelerine götürüyor. Yatağında annesinin iyi geceler öpücüğünü beklediği sahne, kitabın en etkileyici başlangıçlarından biri bence. Annesi o akşam misafirlerle meşgul olduğu için odasına hemen gelemiyor ve anlatıcının yaşadığı huzursuzluk büyüdükçe büyüyor. Küçük gibi görünen bu olay, bir çocuğun dünyasında devasa bir duyguya dönüşüyor. O sahnede annesine duyduğu özlem ve o kısa öpücüğün onun için ne kadar önemli olduğu bana çocukluk duygularının ne kadar yoğun yaşandığını hatırlattı. Sağlıklı bir birey olamayacağını ilk işareti olarak düşündüm bu olayı.
Anlatıcının çocukluk dünyası yalnızca bu geceyle sınırlı değil. Combray’de geçen günler, aile ziyaretleri, yürüyüş yolları ve kasabanın insanları yavaş yavaş bu hafızanın parçalarını oluşturuyor. Bazen sıradan görünen bu anılar, kitabın ilerleyen sayfalarında çok daha büyük anlamlar kazanıyor.
Bu hafızanın en unutulmaz anlarından biri ise meşhur madlen sahnesi. Anlatıcı çaya batırdığı küçük bir madlen kekiyle birlikte bir anda geçmişe, çocukluğuna geri dönüyor. O tat, bir anda Combray’deki bütün o eski günleri yeniden canlandırıyor. Bu sahne hafızanın bazen nasıl beklenmedik şekilde ortaya çıktığını düşündürdü. Bir tat ya da koku insanı yıllar öncesine götürebiliyor. Proust’un bunu anlatma biçimi gerçekten çok etkileyiciydi.
Kitabın ortasında ise anlatı bambaşka bir hikâyeye açılıyor: Swann’ın Aşkı. Burada karşımıza çıkan Swann ile Odette arasındaki ilişki, ilk başta oldukça sıradan görünüyor. Swann, Paris sosyetesinde saygın ve kültürlü bir adam; Odette ise o çevrelerde dolaşan ama Swann’ın normalde tercih edeceği türden biri değildir. Hatta Swann başlangıçta Odette’i çok çekici bile bulmaz. Hatta fiziksel olarak kendi zevkine göre bir kadın olmadığını düşünür.
Fakat zamanla bu ilişki yavaş yavaş değişir. Swann, Odette’in yüzünü bir gün, Sandro Botticelli Zipporah tablosundaki bir figüre benzetir ve bu benzetme onun gözünde Odette’i farklı bir yere taşır. Ayrıca birlikte dinledikleri Vinteuil sonatı da bu ilişkiyle özdeşleştirir ve sonatın küçük bir melodisi Swann için Odette’i hatırlatan bir duyguya dönüşür. Proust burada, aşk çoğu zaman gerçek bir kişiye değil, zihnimizde kurduğumuz bir şey olduğunu söyler.
Bu aşk giderek daha huzursuz bir hâl almaya başlar. Swann artık Odette’i görmekten çok onun nerede olduğunu, kiminle olduğunu düşünmeye başlar. Kıskançlık ve şüphe duygusu ilişkiye yavaş yavaş yerleşir, bir takıntı haline dönüşür. Swann’ın zihni sürekli Odette’in hayatıyla meşgul olur. Proust burada aşkı romantik bir duygu olarak değil, neredeyse bir takıntı ve kaygı hali olarak anlatıyor. Okurken bazen Swann’a kızdığımı fark ettim, bazen de onu çok insani buldum. Kendi hayatlarımıza da bizim de böyle takıntı yaptığımız, sadece beynimizde yaşadığımız çok olay oluyor.
Swann’ın aşkının en çarpıcı tarafı ise sonunda yaşadığı farkındalık. Bir noktada Swann kendi kendine, hayatının yıllarını aslında başta sevmediği bir kadına harcamış olabileceğini, her şeyin boş bir tutku olduğunu düşünmeye başlıyor. Bu farkındalık oldukça acı verici. İlginç olan ise, Swann’ın tutkusu azalmaya başladığında Odette ile evlenmesi. Yani aşkın en yoğun olduğu zaman değil, duyguların sakinleştiği bir dönemde bu evlilik gerçekleşiyor. Proust burada aşk ile evlilik arasındaki tuhaf zamanlamayı bize gösteriyor.
Swann'ın aşkını aslında psikolojik bir hastalık gibi anlatır bize Proust. Aşk çoğu zaman gerçek bir kişiye değil hayalimizdedir ve yaptığımız kıskançlıklar bu aşkı besleyebilir. Başta ilgilendiğimiz birine saplantılı bir şekilde bağlanabiliriBu yaşanan aşk ileride anlatıcımız da sirayet edecek.
Kitabın son bölümünde anlatı tekrar anlatıcının dünyasına dönüyor. Bu kez karşımıza Swann’ın kızı Gilberte çıkıyor. Anlatıcı, Gilberte ile parkta karşılaşıyor, birlikte oyun oynuyorlar ve onunla vakit geçirmek anlatıcı için çok özel bir hâl alıyor. Bu bölümde çocukluk duygularının yerini yavaş yavaş ilk gençlik heyecanlarının aldığını görmek mümkün. Gilberte’e duyduğu bu ilgi aslında anlatıcının duygusal dünyasının değişmeye başladığını gösteriyor.
Genel olarak kitap benim için çok hızlı akan bir roman olmadı. Hatta bazı bölümlerde gerçekten zorlandığımı söyleyebilirim. Ama buna rağmen kitapta beni etkileyen çok fazla an vardı. Özellikle hafızayla ilgili düşünceler, anılar arasında yapılan yolculuklar, çocukluk duygularının anlatımı ve Swann’ın aşkındaki psikolojik derinlik kitabı unutulmaz yapan şeyler oldu benim için.
Bu yüzden benim için yalnızca bir hikâye anlatan bir roman değil; daha çok zamanın, hatıraların ve insan duygularının nasıl şekillendiğini gösteren bir deneyimdi. Ama kesinlikle hazır olmadan okunmaması gerektiğine inanıyorum. Muhtemelen başlayıp bırakma olasılığı çok yüksek olur aksi taktirde. Yavaş ilerleyen ama müthiş bir edebi doyuruculuğu olan bir kitap.