Serinin ikinci kitabı olan “Bilinmeyen Lanetin Kaderi”ni ilk kitaptan çok daha fazla sevdim. Yazarın anlatımı gelişmiş ve dünya kafasında biraz daha iyi oturmuştu bence. Hikaye de yine oldukça durağan ilerlemesine rağmen daha sürükleyiciydi, en azından büyük bir kısmı. Ancak ilk kitapta da hissettiğim gibi, hikayenin doruk noktası yine aceleye gelmiş gibi karmaşık geldi bana.
Ben özellikle bu kitabı okurken seri hakkında yeni fikirler edindim. Bana buzdağının altında çok daha fazlası varmış gibi hissettiren bir kurgu. Sanki bu fantastik dünya ve içindeki her şey bir alegoriymiş ve aslında insan psikolojisi hakkında bir şeyleri anlatmaya çalışıyormuş gibi hissettirdi bana. Özellikle Eira’nın içinde bulunduğu “gri olma” hissi bana ergenlikteki benlik çatışmasını ve insanın içindeki karanlık tarafıyla, gölgesiyle tanışmasını hatırlattı. Bu seriyi çok da alakalı olmamalarına rağmen neden Ursula K. Le Guin ‘in Yerdeniz Büyücüsü kitabına benzettiğimi de çözmüş oldum böylece. Yetişkinliğe adım atarken yaşanan gölge ve ışık çatışması bence ergenlikte üzerine düşünülmesi gereken bir şey. Yazar bu temayı bilinçli mi işliyor bilemiyorum ama bence şu ana kadar gayet iyi gidiyor. Okurken “Bu kadın 40’larına, 50’lerine gelince neler neler yazacak kim bilir.” diye düşünüp heyecanlandım sürekli.
Kitabın dili hakkında konuşmak gerekirse bazı betimlemelerin ve ifade şekillerinin güzelliği karşısında durup “oha” demekten kendimi alamadım. Özellikle 64. sayfadaki “Gece yaşlıydı.” ifadesi, okurken içimde tarif edemediğim güzellikte hisler uyandırdı. Ama sonra bu ifadenin sürekli tekrarı çok sıktı mesela. Bu da kitapta gördüğüm en büyük sorunlardan birine kapı açıyor. Bazı belli başlı ifadeler çok sık kullanılıyor. Mesela “nice” kelimesi anlatımdaki genel dille örtüşmemekle beraber çok ama çok kez tekrar etti. Bir süre sonra “nice” kelimesini gördüğümde tadım kaçmaya başladı, hikayeden kopardı beni bu tekrarı görmek. Çokluğu “nice” ile ifade etmek yazarın tarzına uyan bir tercih, bunun farkındayım. Masalsı bir dil katıyor anlatıma, ama kullanıldığı yer ve durumlar kulak tırmalayıcı olmuş. Ben bunun zaman içinde oturacağını düşünüyorum ama.
Kitabın birinci tekil şahıs anlatımı ile yazılmış olması da bence edebi niteliğini ve okuma zevkini düşürmüş. Tanrısal bakış açısı ile yazılmış olsaydı “Eira’nın anıları” gibi olmanın dışında daha destansı bir öykü olabilirdi. Okurken bunu da hayal edip hayıflandım. Kitap hakkında değiştirebileceğim tek bir şey olsaydı bu olurdu sanırım.
Denizi olmayan bir şehirde yaşayan bir yazarın denizde, bir gemide geçen sahneleri böyle insanı içine alan bir şekilde yazmış olmasını da takdir etmek istiyorum. Özellikle bu sahneleri gemi yolculuklarımda okudum ve muhteşem bir deneyim oldu. Resmen Martes’te, mürettebatla beraberdim. Arkaya Karayip Korsanları soundtrack’i de açarak kitaptan maksimum verimi aldığımı söyleyebilirim.
Sondaki kısa hikayeler hakkında konuşmam gerekirse aceleye geldiklerini düşünüyorum. Sanki yeterince kez okunup revize edilmemiş gibilerdi. Anlatım bakımından ham ve çiğlerdi. Yazarın birkaç ayı daha olsaydı bu hikayeleri de parlatabileceğinden eminim. Sadece dediğim gibi, aceleye geldiğini düşünüyorum. Favorim “Uzak Suların Halkı” oldu. Bence muhteşem bir teması vardı ama yeterince özenli işlenememişti. Yine hikayenin doruk noktasında oturmayan bir şeyler vardı bence. Yazarın zaman içinde bunu çözeceğinden de eminim.
Ve son olarak bu kitap hakkında en çok yakındığım konuya gelmek istiyorum. EDİTÖRÜ NERDE BU KİTABIN VE İŞİNİ NEDEN YAPMIYOR??? Yahu hayatımda okuduğum hiçbir şeyde editöryal hataların altını bu kadar çok çizmedim ben. Bir noktada kitabı yiyecek kıvama geldim resmen. Son okumacı falan da bakıp “A burası olmamış ya.” demedi mi? Gözden kaçma durumu falan değil bu bu arada dümdüz özensizlik. Böyle büyük bir potansiyeli olan bir kitaba yapılmış bir saygısızlık ve bilinçsiz de olsa bir suikast bence. Ne bir yazarın ne bir kitabın böyle bir muameleyi hak ettiğini düşünmüyorum. Yazarın görevi yazmak, yayın evinin görevi de onu yayına hazırlamak. Yayın evi her işi yazara yıkıp kendi görevini yerine getirmediğinde aldığı parayı da hak etmediğini düşünüyor insan. Bastığın eserde dilin doğru kullanıldığından emin olmamak, anlatım bozuklukları içeren eserler basmak toplumu geriye doğru götüren adımlardan biri kesinlikle. 60 yaşında edebiyat öğretmeni kıvamında sinirlendiğimin farkındayım ama bu çok ciddiye alınması gereken bir durum.
Her şey bir yana, yol senden yana olsun D. N. Archeron ! Önünde uuuupuzun apaydınlık bir yol görüyorum. Lütfen yazabildiğin sürece yazmaya devam et <3!
Not: Nos & Eira ikilisinin ilişkisi bana hiç geçmedi, ilk kitaptan beri. Ama Bast ve Eira arasındaki bağ bence şimdiden çok daha kuvvetli ve çok daha büyük bir potansiyele sahip. Çaresizce ikisini yakıştırmaya devam edeceğim..
Gümüş Yürek 2D. N. Archeron · Guardian Yayınları · 2024878 okunma