Puslu Kıtalar Atlası
Puslu Kıtalar Atlası’nı okuduktan sonra kitap bende, çok güzel bir yemek yedikten sonra damakta kalan o tat gibi bir his bıraktı. Tadı, tuzu yerinde; eksiksiz, çok lezzetli bir yemek gibiydi. Karakterleriyle, anlatımıyla gerçekten çok hoşuma gitti. Yerli yersiz yahu bu adam ne yazmış böle ? Ben ne okuyorum böyle diye bir kaç kez sormuşluğum oldu..
Her bölümde ayrı bir hikâyeyle, ayrı bir karakterle karşılaşıp oradan yavaş yavaş asıl kahramanın hikâyesine bağlanması çok etkileyiciydi. İnsan okurken ister istemez şunu düşünüyor: Bir insan bütün bunları nasıl kurgulayıp bu şekilde yazabilir? Hayranlık duymamak elde değil. Ömrü ve yazacakları uzun olsun..
Kitapta anlatılan birçok sahne sanki gözlerimin önünde gerçekleşiyormuş gibi hissettirdi. Mesela lağımcıların tünel kazdığı sahnede, o lağımın içini o kadar net hayal edebiliyordum ki kendimi adeta o karanlık tünelin içinde gibi hissettim( ilk aklıma gelen sahnelerden biriydi diye yazdım). Aslında kitap boyunca birçok sahnede bunu yaşadım. Çoğu kitapta bu hayal kurma hali daha sınırlı olur ya da benim için öyledir ama bu romanda neredeyse her mekânı, her karakteri, her olayı zihnimde canlandırmaya çalıştım. Sanki her şey gözlerimin önünde oluyordu ve 3. kişi olarak her olayın içinde, anlatılan her mekanda var idim.
Benim için çok farklı bir tat ve lezzet oldu. İhsan Oktay Anar’ın okuduğum ilk kitabıydı ve bu kitaptan sonra diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum. Daha evvel okumayanlar bu zevkten mahrum kalmasın..