Kitap, anlatıcının dünyaca ünlü bir satranç şampiyonunun hikayesini anlatması ile başlıyor.
“Yolcu gemisinde satranç şampiyonu Mirko Czentovic var!”
Aslında olay örgüsünün bu karakter üzerine kurgulanacağı düşünülse de asıl kurgu, Czentovic’e karşı satranç oynayan yarım düzine adama dahil olup, inanılmaz taktikler vererek beraberlik duygusunu tattıran Dr. B ile şekilleniyor.
Bu beraberliği kendine yediremeyen Czentovic aniden çıkan bu Bey’e bir rövanş teklif ediyor. Hikayenin bundan sonraki kısmında anlatıcının Dr. B’ yi ikna çabaları sonucunda Dr. B hikayesini anlatmaya koyuluyor.
Açıkçası kitapta basit bir anlatım var ve pek ilgi çekici değil ama bir solukta okunabilecek 62 sayfalık(bendeki basım 62 sayfa) bir kitap için yeterli sayılabilecek bir olay örgüsü mevcut.
Kitap üzerine anlatılacak pek bir şey yok ama kitapta geçen “Ben satrancı sadece oynuyordum.”
Cümlesine benzer bir cümle kurup “Ben kitabı sadece okudum.” dememek adına kitaptan birkaç alıntı çıkardım ve en azından karakterin bu cümleler üzerine ne düşündüğünü kendi açımdan sizlere aktaracağım.
Dr. B, bu cümleleri bir hücrede tutuklu (tam anlamıyla hücre sayılamaz) kaldığı süreci anlatırken kullanıyor.
Not: tam olarak hücre sayılmaz çünkü psikolojik bir etki yaratmak adına Dr. B diğer tutuklular gibi bir hücreye değilde daha temiz şahsi bir odaya kapatılıyor burada amaç kimseyle ve hiçbir şeyle etkileşim kurmayıp tutukluyu yalnız bırakmak ve bir süre sonra bu “kendi ile baş başa kalma” hâline dayanamayacak boyuta getirip itirafı sağlamak.
Dr. B tutukluluk sürecinde devamlı sorguya götürülüyor ve bilinçli olarak sorguya alınmadan önce saatlerce bekletiliyor. Ve bu bekleyişi şöyle ifade ediyor;
“Beklemek korkunçtu. Anlamsızca, bir saat, iki saat, üç saat bekletiyorlardı.”
Normal bir insan için çok ağır olmayan bir iki saatlik bekleme süreci, kafasında olağanüstü düşünceler dönen bir insan için oldukça sıkıntılı bir sürece dönüşmüş. Aylarca bir masa, bir yatak, duvar kağıdı ve o duvardaki çatlağa bakmak… sorguda duyduğu hakaret içeren seslerden başka ses işitmemek dayanılmaz sancılara, kelimenin tam anlamıyla “hiçliğe” sebep olmuş.
Dr. B, kitapta geçen bir başka alıntıda bu hiçliği şöyle tanımlamış;
“Bize hiçbir şey yapmadılar ama bizi en mutlak anlamdaki hiçliğin içerisine yerleştirdiler. Dünyada hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz. Tek tek hepimizi mutlak anlamda bir hava boşluğuna, dünyaya tamamen kapalı bir odaya hapsetmekle sonunda şiddet yoluyla değil, iç dünyalarımızdan dudaklarımıza geleni itiraf etmemiz amaçlanmıştı.”
Dr. B’ nin satranç serüveni, sorgu odası ile hücresi arasında gidip gelen süreçte bekleme odasında bulup çaldığı bir kitap ile başlıyor.
Bulduğu bu kitap bir satranç kitabı. “Yüz elli şampiyonluk oyununu bir araya getiren” bir kitap. Dr. B başta çaldığı kitabın böyle bir kitap olmasından pek hoşlanmasa da daha sonra bu kitap ile hemhal olup kitap içerisindeki tüm hamleleri ezberlemiş. Bir süre sonra aynı şeyleri tekrar etmekten sıkıldığı için kendine karşı kafasında kurguladığı hayali bir tahtada oynamaya başlamış. Bu durumu da;
“Kendisiyle savaşabileceğim yine kendimdi, öteki Ben’imdi.” diyerek özetlemiş.
Bu cümleden sonra Dr. B’ nin sorgu odasında kendini ve arkadaşlarını ele vermemek için gösterdiği çabayı kendisi ile satranç oynadığı vakitlerde yine kendisi ile girdiği savaşa benzettim.
Aslında buradaki “Satranç” biraz ruhsal bir durumun somutlaşmış örneği olarak sunulmuş. Kitapta “satranç” değilde insanın kendi ile olan savaşına dikkat çekilmiş ve bu konu satranç üzerinden kurgulanmış. Kitabı okuduğum süreçte karakterlerin çoğu duygu durumunun satranç oynarken baş gösterdiğini ya da gizlendiğini fark ettim ve bu yüzden iç çatışmalarını ve hikayelerini bir satranç oyununa benzettim
Dr. B’ nin satranç oynarken rakibini beklemeyip sinirlenmesi, geçmiş alışkanlıklarından ötürü bu bekleyiş sırasında odada attığı tur ve kendini kaybetmesi, kendisi ile oynadığı vakitlerde olduğu gibi galibiyet çabasına girişmesi…
Yine Dr. B de olduğu gibi Czentovic’te de benzer bir duygu durumu var. Satranç oynarken kendini kaybetmesi, hırs atakları geçirmesi, kibirli tavrı…normalde bir “aptal” dan farksız olup satranç oynarken üstün tavır takınması ve gerçek kişiliğini çok iyi oynadığı satranç oyunu ile gizleme çabası…
Aslında her iki karakter de iç dünyalarındaki çatışmalarını satranca aktarıyorlar… sadece birisi satranç oynayarak gizliyor, diğeride satranç oynayarak açığa çıkarıyor.
Satranç bir rank meselesi, satranç oynayan herkes galibiyet ya da mağlubiyet fark etmeksizin hırs sarhoşu olur. Çocukken satranç oynadığım zamanları hatırlıyorum da kazandıkça daha fazlasını isterdim kaybettikçe de “yenilen pehlivan güreşe doymaz” misali yenene kadar oynardım.