Georges Politzer
8.4/10 · 1.754 okunma
1 Gösterim
7 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
SÜHA YILDIRIM
Gönderi Sahibi
Her ilke, kendisini içinde ortaya koyacağı kendi öz yüz vihna sahip olmuştur. Otorite ilkesi, örneğin, 11. yüzyıla sa-hipti, tıpkı bireycilik ilkesinin 18. yüzyıla sahip olması gibi. Mantıksal sıralanmaya göre ise, ilke yüzyıla değil, yüzyıl il-keye aitti. Başka bir deyişle, ilkeyi yapan tarih değil, tarihi yapan ilkeydi. Bunun sonucu, tarihi olduğu kadar ilkeyi de kurtarmak için, kendi kendimize belirli bir ilkenin herhangi bir başkasında değil de, neden 11. ya da 18. yüzyılda ortaya çıktığını sorduğumuzda, zorunlu olarak, insanların 11. yüz yılda nasıl olduklarını, 18, yüzyılda nasıl olduklarını, bu yüz yıllardaki gereksinmelerinin, üretici güçlerinin, üretim bi-çimlerinin, üretimlerinin, hammaddelerinin neler oldukları-mkısacası, bu varolma koşullarının ortaya çıkardığı in-sanlararası ilişkilerin neler olduklarını inceden inceye incelemek zorunda kalıyoruz. Bütün bu sorunların altından kalkmak demek, her yüzyıl için insanların gerçek, sıradan tarihini yazmak ve bu insanları kendi dramlarının hem ya-zarları ve hem de oyuncuları olarak sunmaktan başka nedir? Ama insanları kendi tarihlerinin oyuncuları ve yazarları ola-rak sunduğunuz anda, -dolambaçlı yoldan gerçek başlan-gıç noktasına ulaşırsınız, çünkü daha baştan sözünü etmiş olduğunuz o ölümsüz ilkeleri bırakmış bulunuyorsunuz.(marx, felsefenin sefaleti) Sayfa 249
SÜHA YILDIRIM
Gönderi Sahibi
Boutroux'ya göre "tanrı, ona yaklaşmak için harcadığımız çabaların orta-sında, şu, kendi kendimizin en derininde yaratıcı etkisini duyduğumuz varlığın kendisidir." Bir Hamelin'e göre, ger-çek, ruhumuzun oluşturduğu bir "yapının" (construction) ürünüdür. Bir Duhem için, bilimsel kavramlar, insan zihni-nin yarattığı "simgeler"den başka bir şey değildir. Bir Brunschvicge'e göre "ruh, ancak, ruhtan sorumlu olabilir", ve bilimlerin ilerlemesi, batıda "vicdan"ın ilerlemesine bağlı-dır. Ve öteki daha küçük beylerden de sözetmiyoruz. "Felse-fe", ayin havasına, gizemli bir havaya bürünüyor: o zaman, "felsefe" sözcüğü, artık yalnızca resmî idealizmin eşanlamı bir sözcük olarak kullanılıyor. Öyle bir duygu uyandırılıyor ki, sözcüğü iyi ve doğru olarak kullanmak herkese göre de-ğildir; idealist ilahisini söylemeyi bilmek gerekir. Idealist ka-nıtların, kendilerinin "filozof olmadıkları"na inandırmayaca-ğı kimseleri yanıtlayabilmek için, "Felsefeye Giriş" adlı ki-tapların sayısı durmadan artırılır. Bu felsefi gericiliğin zaferi, 1900-1914 ve ondan sonraki burjuva filozoflarının elebaşısı olan, bundan önceki dersimiz-de de sözünü etmek fırsatını bulduğumuz Bergson'un felsefe-sidir. Berkeley'in adını etmeden onun tezini alarak, Bergson, Madde ve Bellek adlı kitabının başında şunu belirtiyor: dün-ya imgelerden yapılmıştır, bu imgeler ancak bizim bilinci-mizde vardır; beynin kendisi de bu imgelerden birisidir: böyle olduğuna göre, bilincin beyinsiz varolmaması şöyle dursun, tersine, "bilinçsiz varolamayacak olan beyindir! Bilinç, "bağımsız bir gerçektir"; beyin kendinden önce varolan düşüncenin hizmetinde bir mekanizmadır. Bundan şu sonuç çıkar: eğer beyin zarara uğrarsa, bellek, onun dışında, "bilinçaltı"nda sürer! En eski dinlerde olduğu gibi, organik hiçbir dayanağı olmayan salt bir ruh vardır. Felsefi Bir Geçit Töreninin Sonu: Bergsonculuk adlı yergi yazısının son bölümün-de Politzer, bu ruh felsefesinin çok maddi olan tarihsel anlamını ortaya koydu. 1914'te Bergson ve onun salt ruhu, Fransız emperyalistlerinin hizmetine giriyor. En şoven tezlere ayak uydurarak, Alman halkını, ruhu boşalmış madde gibi gösteriyor. Ruh, Fransız emperyalizminin zorla elegeçirdiği bayrakların kıvrımları arasında gizlenmişti! Aynı "filozof", cançekişen kapitalizmin onmaz yaraları karşısında paniğe kapılıyor ve bundan makineleşmeyi sorumlu tutuyor. S196
SÜHA YILDIRIM
Gönderi Sahibi
18. yüzyılın başında, Kant güneş sisteminin evrimi üstüne ünlü varsayımını formüle ediyor, Laplace da onu yeniden bilimsel olarak ele alıyor ve onun sisteminde tanrıyı hiç görmediğinden yakınan Napoléon'u, sükunetle, "Aziz efendim! Bu varsayıma gereksinme duymadım." diye yanıtlıyordu. 184
SÜHA YILDIRIM
Gönderi Sahibi
Eğer insan düşüncesi diyalektik ise, bu, kendisinden önce gerçeğin(maddi evrenin) diyalektik olmasındandır. Diyalektik, gerçek alemin diyalektiğidir s157
SÜHA YILDIRIM
Gönderi Sahibi
Demokrasi diktatör-lük değildir; diktatörlük demokrasi değildir. Öyleyse, bir devlet, ya demokrasidir, ya diktatörlüktür. Peki yaşam bize ne öğretiyor? Yaşam, bize bir ve aynı devletin aynı zamanda hem diktatörlük, hem demokrasi olabileceğini öğretiyor. Burjuva devlet, (örneğin Birleşik Devletler'de) bütün hakla-ra, bütün iktidara sahip olan bir büyük para sahipleri azınlı-ğı için demokrasidir; çoğunluk üzerinde, ancak aldatıcı hak-ları olan küçük insanlar üzerinde diktatörlüktür. Halk dev-leti (örneğin Çin'de), halk düşmanlarına karşı, devrimci zafe-rin iktidardan uzaklaştırdığı sömürücü azınlık için bir diktatörlüktür; büyük çoğunluk için, ezilmekten kurtulmuş emekçiler için demokrasidir. S46
Reklam
SÜHA YILDIRIM
Gönderi Sahibi
aynı toplumsal sınıf, Fransız burjuvazisi, bir yüzyıldan ötekine, birbirinden tamamen farklı ikı felsefeye sahip oldu; çünkü 18. yüzyılda devrimci olan burjuvazi, 19. yüzyılda tutucu, ve hatta gerici olmuştu. S 28
SÜHA YILDIRIM
Gönderi Sahibi
"Benim felsefeyi alaya aldığımı sanmak bir hata olur; ha-yır, ben felsefeden yanayım, ama aşağıdan, yeryüzünden, emeğin süreçlerinden gelen, doğa olaylarını inceleyerek do-ğanın güçlerini insanın hizmetine koyan bir felsefeden yana-yım. İnanıyorum ki, düşünce, ayrılmaz bir şekilde çabaya bağlıdır, ve oturmuş, yatmış, hareketsiz bir durumda bulu-nan düşünceden yana değilim. Gorki... S26