10/10
·160 syf.··
Beğendi
·
2026 75. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 14 Mart 2026 00:00
"GÖLGEDEN KALAN İZLER" "Kalpleri Allah'a saygı ile dolu olup O'na karşı gelmekten sakınanlar, cennetlerde pınar başındadır." İnsanoğlu, farkında olsun ya da olmasın, doğduğu andan itibaren görünmez bir çemberin içinde dönmeye başlar. Kimi zaman bir ritüelin parçası gibi, kimi zaman ise savrulan bir fırıldak misali... Tıpkı semazenler gibi, her birimiz hayatın içinde döne döne ilerleriz. Peki bu dönüşün anlamı nedir? Nereye varır? Mevlana'nın ilham verdiği sema ayininde, semazenler dönerken sağ ellerini göğe, sol ellerini yere çevirirler. Bu hareket, "Allah'tan alır, halka veririz" anlayışının sembolüdür. Başlarını eğerek Allah'ın varlığı karşısındaki teslimiyetlerini gösterirler. Onların dönüşü bir amaç taşır; her dönüşte nefislerini terbiye eder, Hakk'ın sesine kulak verirler. Kitabın ilk bölümünde anlatılanlar tam da budur. Hayat çemberinde dönerken başını alçakgönüllülükle eğip evrenin sonsuzluğunda ilahî mesajı duymaya çalışanlar... Onlar için hayat, manevî bir yolculuktan ibarettir. Her dönüş, onları varlığın ötesindeki gerçeğe bir adım daha yaklaştırır. Ozan, isminin yükünü çocuk yaşta hissetmeye başladı. Dedesi artık hayatta değildi ama onun isteği, Ozan'ın ruhunda bir yankı buluyordu. Lise yıllarında Divan şiirine merak salması tesadüf müydü? Baki'nin "Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş" dizesinde kendini araması, Fuzuli'nin aşk ve ıstırap dolu dizelerinde teselli bulması... Belki dedesinin hatırasına sahip çıkmaktı, belki de sadece ruhunun ihtiyacı olan o şiirsel limana sığınmaktı. Hangisi olduğunu kendisi de tam bilmiyordu. Ozan'ın çocukluğu, Anadolu'nun bozkırında geçti. Zor şartlar, yokluk, mücadele... Tam yedi yaşındaydı, bir söğüt ağacının gölgesinde kız kardeşi Elvan dünyaya geldiğinde. O an, hayatının en canlı anılarından biri olarak hafızasına kazındı. Söğüt ağacı, tarla, bozkırın sıcağı ve bir bebeğin ilk nefesi... O günlerde bilmiyordu ama hayat onu çok daha zorlu sınavlara hazırlıyordu. Anne ve babasını kaybetti Ozan. Henüz çocukken, en büyük limanlarından oldu. Sonrasında kız kardeşi Elvan'dan da ayrı düştüler. Hayat onları farklı yerlere savurdu. O günden sonra yalnızlık, Ozan'ın en tanıdık hissi oldu. Ne zaman zorlansa, ne zaman çaresiz hissetse, o günler geri geliyordu. Çocukluk yılları, bir karabasan gibi çöküyordu üzerine. Bozkır, söğüt ağacı, ayrılık... Tüm bu anılar, ruhunda derin tahribatlar bırakmıştı. Ozan, tam da karanlığa gömülmek üzereyken bir el uzandı ona. Köyün muhtarı, belki de içindeki iyiliği görerek sahip çıktı Ozan'a. Bu iyilik, Ozan'ın ruhuna iyi geldi. Birinin ona inanması, destek olması... Belki de hayata tutunmasını sağlayan en önemli şeydi bu. Peki ya sonra? Hepimizin aklında aynı sorular: Ozan, ruhundaki tahribatlara rağmen kendine güzel bir yol bulabilecek mi? İşini, gücünü kurabilecek mi? Geçmişin ağırlığı altında ezilmeden, dedesinin ona miras bıraktığı o hassas ruhu koruyarak hayatta kalabilecek mi? Belki de Ozan'ın hikâyesi, hepimizin hikâyesi aslında. İsimlerimizin çağrısı, çocukluk anılarımızın gölgesi, kayıplarımızın acısı ve birilerinin uzattığı eller arasında bir yerde duruyor hayat. Ozan, Divan şiirinin dizelerinde kaybolurken belki de en çok kendini arıyor. Fuzuli'nin "Mende Mecnun'dan füzun aşıklık istidadı var" dizesinde belki kendi yeteneğini, Baki'nin gazellerinde ise hayatın geçiciliğine rağmen kalıcı olan güzellikleri arıyor. Bozkırda söğüt ağacının altında başlayan hikaye, nerede bitecek bilinmez. Ama Ozan'ın adı gibi bir ozan olma yolculuğu, daha yeni başlıyor belki de. Kitapla Kalın.
Edebiyat
Gölgeden Kalan İzlerMemet Çerkez · Theseus Yayınevi · 20259 okunma
·
30 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.