8/10
·126 syf.··
2026 12. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 13 Mart 2026 10:08
Ahmet Akbulut bu eserinde kelam ilminin önemli mevzularından biri olan nübüvvetin, İslam düşünce geleneğinde zamanla Kuran’daki bağlamından farklı konumlandırıldığını insanüstü metafizik bir alana hapsedildiğini iki bölümde ele almıştır. İlk Bölümde Peygamberlik başlığıyla Nübüvvetin imkânı ve peygamberin peygamberliğinin nasıl bilindiği konularını işleyen Akbulut, ikinci bölümde Allah peygamber diyaloğu, Allah peygamberden ne ister ,Allah’ın elçisine itaat, peygamberin haram helal kılma yetkisi,peygamberin şefaat meselesi, peygamberler arasında üstünlük mevzularına değinmiştir. Nübüvvetin imkânı konusunda hocamız dört soru sormuş bu sorular üzerinden konuya açıklık getirmiştir. Nübüvvet imkânı her ne kadar aklen mümkün kategorisinde olsa da kanaatimizce bu Allaha vacip olan bir mevzudur. Şöyle ki insanlık tarih boyunca tanrının varlığını kendi akli melekeleriyle bulmuştur, bu konuda bir sıkıntı yoktur, fakat mevzu onu hakkıyla tazim etmeye ve insanların birbiriyle olan ilişkilerinde adil olmaya gelince ortalık kaosa dönmüş, kimileri tanrı adıyla krallar gibi yaşarken kimileri de zulme uğramıştır. Eğer tanrı iradeli bir varlık yaratmışsa hele ki bu varlığı bir de sorumlu tutmuşsa ona yol gösterecek bir elçi göndermelidir. Dolayısıyla Allah’ın merhametinin( merhametinin ona yüklediği) yer yüzündeki izdüşümlerinden biri nübüvvettir. Peygamberin peygamberliğinin nasıl bilinir kısmında hocamız peygamberliği mucize ile kanıtlamaya çalışmıştır. Peygamber peygamberliğinin ispatı için diğer insanlarda olmayan bir olay veya özellikle desteklenmelidir. Bu farklılığa mucize denir. Mucize hep doğa üstü olaylar olarak tanımlanır fakat günümüz de yapılan araştırmalardan yola çıkarak mucizenin harikulade oluşunun tanrının doğaya koyduğu yasalara aykırı gerçekleşen olaylar olmadığını aksine içinde yaşanılan çağda kimsenin bilemeyeceği fakat Allah’ın peygamberine verdiği bilgiler oluşu olarak tanımlayabiliriz. Ki bu hem üstün bir varlığın hem de elçinin peygamberliğinin kanıtı olur. Konuyla alakalı bir başka mevzu kuranın mucizeliği mevzusudur. Şehristani’nin mucizenin sürekli olmaması gerektiği konusunda görüşü bizce de isabetli değildir. Belki bu noktada mucizeyi hissi ve akli olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Hissi mucize sadece çağa şahit olan kimseler için gelip hemen biter ve sonradan gelen insanlar için haber yoluyla öğrenilip, doğrulanma imkanına sahip olabilir. Buna karşın akla hitap eden mucizeler akıl melekesi var olduğu müddetçe tüm çağlarda ve toplumlarda geçerliliğini korur. Bu aslında kuranın mucizeliğinin bir başka yönüdür. Her zaman ve mekânda var olmasını sağlar. Ayrıca İslam’ın son din olması hasebiyle akla uygun olan da budur. Daha önceki derslerimizden de yola çıkarak şu benzetmeyi kuranın mucizeliği için de söz konusu edebiliriz. Hissi mucizelerin yoğun olduğu dönemler insanlığın çocukluk veya ergenlik dönemlerine tekabül eder. Bu dönemlerde insanların somut olaylarla hayret etme hissi uyandırılarak iman etme süreçleri desteklenmiştir, Kuranın gönderilişiyle insanlık artık yetişkinlik dönemine adım atmıştır, burada insandan beklenen yeryüzündeki ayetleri tetkik edip iman etme sürecini başlatmalarıdır. Bu yüzden kuran akla hitap eden bir mucizedir ve devamlıdır. Kitabın ikinci kısmında hocamız peygamberin toplumdaki konumuna ve Allah ile olan ilişkisine odaklanır. Kitapta dikkatimizi çeken iki konuyu özellikle vurgulamak isteriz. İlki; Peygamberin her sözünün vahiy olmadığı yönündeki görüştür, çünkü bu durumda peygamberin insan oluşunu gölgede bırakır. Burada imam şafinin yaptığı sünnet tanımı çok yerindedir, o sünneti peygamberin kuran anlayışı olarak yorumlar. Bu tanım kuranın evrenselliğini öne çıkarması bakımından da oldukça önemlidir. Bu tanıma göre sünnet kuranın ilk uygulanış modelidir, fakat tek uygulanış biçimi değildir. Çağın ihtiyaçları farklı içtihatlar gerektirebilir, dahası bunlar Resulallah’ın içtihadından farklı da olabilir. Bu noktada kuranı ve sünneti iyi anlamış bir zihin gereken içtihatları yapmaktan çekinmez , böylelikle taklitçilikten kurtulup, kuran ilkeleri doğrultusunda aktif bir zihin haline gelir. İkincisi; Geleneksel anlatılarda peygamber efendimiz mucizelerle desteklenmiş, postacı gibi Allahtan aldığını insanlara ulaştıran pasif bir kişilik olarak anlatılır, fakat hocanın bu eserinde vurguladığı üzere peygamber ne bir postacı ne de ümmetin bekçisidir. O kurandan yola çıkarak, stratejik adımlar atan, toplumu dönüştüren, sorunlara vahiy almasına gerek kalmadan zekâsı ve iradesiyle çözüm üreten , toplumun yanlış kabullerine karşı azmi ve aklıyla mücadele eden aktif bir kişiliktir. Böyle bir anlatıyla o ulaşılamaz bir kişilik olmaktan çıkıp örnek alınabilir bir şahsiyet olur. Kitabın delillendirme noktasında eksiklerinin olduğunu da ifade etmek gerekir. Zannımızca kitabın hem yazılış dönemi , hem de Doçentlik sınavına yetişmesi gerekmesi böyle bir açıklık oluşturmuş olabilir. Genel olarak toparlamak gerekirse Ahmet Akbulut, bu eserinde nübüvvet kurumunun Kur'an'daki tasvirinden uzaklaştırılarak farklı zeminlere oturtulmasının doğurduğu sorunlara odaklanmaktadır. Yazar, peygamberlik müessesesinin yanlış anlaşılmış ve aslından saptırılmış olmasından duyduğu endişeyi eserinde net bir şekilde ortaya koyarken; konuyu tamamen Kur ‘ani bir çerçevede yeniden açıklamaya ve bu alandaki kafa karışıklıklarını gidermeye çalışmaktadır.
Din
Nübüvvet Meselesi ÜzerineAhmet Akbulut · Birleşik Yayıncılık · 19923 okunma
·
82 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.