"Artık surlar bizimdir!"
"29 Mayıs Salı gününün ilk saatleri... Konstantinopolis, ılık bahar gecesinin içinde kesin bir sessizliğe gömülmüştü. Surdaki Cenevizli nöbetçi, yarısı yıkılmış bir burca yaslanmış, cırcır böceklerinin şarkısını dinliyordu. Birden başka bir ses fark etti. İnilti gibi çıkan bir ses. Gitgide güçlenen bir ses. Kulak kesildi nöbetçi. Tatlı bir esinti, Osmanlı hatlarından gelen sesi yaslandığı burca getirip çarptı. Arapça kelimeleri açıkça duydu nöbetçi. 'Allahu ekber... Allahu ekber...' Ses Haliç kıyılarından başlayıp bütün sur boyunca dalga dalga yayılarak Marmara Denizi'ne kadar ulaşıyordu. Nöbetçi silah başına demeye kalmadan, surları, köprüleri, kapıları, sarayları, kiliseleri, evleri ve korku içinde kıvranan halkıyla birlikte bütün bir şehir, o tanıdık gürlemeyle sarsıldı. Mehmed'in dev topları surları dövmeye başlamıştı. Artık cırcır böcekleri susmuştu. Osmanlı ordugâhında zafer boruları ötüyor, davullar, kösler gümbürdüyordu. Surların içinde ise ölümcül bir telaş vardı. Önce kiliselerin çanları duyuldu; küçücük şapellerden devasa manastırlara dek şehirde ne kadar Hıristiyan tapınağı varsa istisnasız hepsinin çanları hiç susmadan çalıyor, sanki İsrafil'in borusu gibi yaklaşan kıyameti haber veriyordu. Umûmî hücum başlamıştı. Denizden Kaptanıderya Hamza Bey'in leventleri, Haliç'te Zağanos Paşa'nın bahadırları, Blahernai Sarayı'nın önünde Karaca Bey'in silahşorleri, Topkapı civarında İshak Paşa'nın gözü kara Anadolu askerleri, yenilmez cengâverler unvanı taşıyan yeniçeriler, tüm Osmanlı ordu tek bir savaşçı gibi ayağa kalkmış kavgaya hazırlanıyordu. Ama saldırı özellikle Eğrikapı, Edirnekapı ile Topkapı arasında kalan bölümlerde yoğunlaşacaktı. Çünkü buradaki surlar yıpranmıştı. Çünkü toplar bu surların karşısındaydı. Çünkü iki tarafın da en namlı savaşçıları bu bölgede toplanmıştı. Sultan Mehmed Han zırhını giymiş, elinde kılıcı bizzat yönetiyordu saldırıyı. Önce başıbozuk tabir edilen toplama fedaileri sürdü surlara. Ellerinde merdivenler, envai çeşit kılıçlar, irili ufaklı kalkanlarıyla, farklı giysiler içindeki dövüşçüler, farklı dillerde savaş naraları atarak hücuma kalktı. Ki bunların arasında Türkler kadar macera düşkünü Sırplar, Almanlar, Macarlar, hatta Doğu Romalılar bile vardı. Kendini toplayan savunmacılar, derhal saldırıya cevap verdiler. Küçük toplarla attıkları gülleler, tatar okları, mancınıkla fırlattıkları taşlar, surlardan boca ettikleri kızgın yağlar, Rum ateşi, velhasıl, silah adına ellerinde ne varsa hepsiyle karşı durdular bir sel gibi akan Osmanlı serdengeçtilerine. Saldırı iki saat kadar sürdü. Adım başı bir arkadaşlarını şehit vermelerine aldırmadan, yılgınlık nedir bilmeden, dişlerini tırnaklarına takarak dövüşmeyi sürdüren bahadırların tüm kahramanlıklarına rağmen sonuç alınamadı. Ama Mehmed böyle olacağını zaten biliyordu, yorulmuş, yaralanmış, ölüler vermiş, morali bozulmuş askerlerini derhal geri çekti. Saldırının sona erdiğini zanneden savunmacılar coşkuyla haykırdılar. Hazreti İsa'ya şükran dualarına başladılar. Fakat sevinçleri kursaklarında kalacaktı. Çünkü Mehmed defalarca düşünerek oluşturduğu taktiğinin ikinci aşamasını uygulamaya geçmişti bile. Hazır vaziyette bekleyen, Anadolu askerlerinden oluşan ikinci gruba saldırı emrini verdi. Ki bu savaşçılar, öncekilerden çok daha disiplinli ve toplu halde savaşmayı iyi bilen tecrübeli silahşorlerdi. Dinlenmiş ve zinde olan bahadırlar, padişahlarının yönlendirmesiyle, 'Allah Allah!' nidaları eşliğinde, adeta etten oluşan deli bir ırmak gibi surlara çarptılar. İki saattir kılıç sallamaktan, ok atmaktan, mızrak savurmaktan yorulmuş olsalar da savunmacılar hâlâ büyük bir gayret ve fedakârlıkla surları korumaya çalışıyorlardı. İşte o sırada Urban'ın dev topundan fırlayan bir gülle Edirnekapıyla Topkapı arasındaki surda büyük bir gedik açtı. Bunu fırsat bilen üç yüz kişilik bir askerî birlik, derhal yıkılmış surlara atıldı. Hatta şehrin içine bile girdiler. Ancak savunmacılar vakit kaybetmeden toparlanarak üç yüz askeri orada şehit ettiler. Fakat güçleri her geçen dakika tükeniyordu. Oysa Osmanlıların elinde dinlenmiş, savaş sanatını çok iyi bilen binlerce kişilik bir yeniçeri ordusu vardı. Günün ilk ışıkları, kanlı boğazlaşmanın sürdüğü surlara düşerken padişah, Anadolu askerlerini de geri çekti. Surları savunanlar artık ümit etmekten korktukları için bu duruma sevinemediler bile. Ki, yanılmadıklarını az sonra göreceklerdi. Aklındakini adım adım uygulayan Sultan Mehmed Han, muazzam silahlarla donanmış, can almak ve can vermek için yetiştirilmiş yeniçerilerin önüne geçerek kılıcıyla surları gösterdi: 'Haydi yiğitlerim, haydi arslanlarım, şehir orda, bizi bekliyor. Haydi cengâverlerim, düşman yorgun ve yaralı. Moralleri bozuk, her an kaçmaya hazırlar. Haydi artık alalım şu şehri... İleri!' Yeniçeriler ve sultanın has askerleri kalkanlarıyla üzerlerini örterek dev bir kaplumbağa gibi surlara yürüdüler. Aydınlanan gökyüzü atılan oklardan görülmüyordu. Ama padişahın bu tecrübeli savaşçıları fazla zayiat vermeden surların dibine kadar geldi. O andan itibaren göğüs göğüse savaş yeniden başladı. Şehirdeki kiliselerin çanları deli gibi çalmayı sürdürüyor, herkesi surlarda dövüşenlerin yardımına çağırıyordu. İtiraf etmek gerekirse dört saattir aralıksız kılıç sallayan savunmacılar da ölümüne dövüşerek bizimkilere inatla karşı koyuyorlardı. Ama bu kadar güçlü bir ordunun karşısında daha fazla ayakta kalmaları mümkün değildi. İlk açığı hiç umulmadık biri, savunmacıların büyük kahramanı Giovanni Giustiniani verdi. Bu gönüllü komutan, Romanos Kapısı'nı, yani şu ilerimizdeki Topkapı'yı koruyordu. Top atışları altında parçalanan surların önü ne yığılan Osmanlı şehitlerinin aziz naaşlarının arasından burçlara yaklaşan bir yeniçeri, Giustiniani'yle karşı karşıya geldi. Arkadaşları, Giustiniani'nin yardımına yetişse de artık çok geçti. Bizim bahadır zarif bir hamleyle kılıcını Cenevizli şövalyeye saplamayı başardı. Ağır yaralanan Giustiniani ölüm korkusuna kapılarak surları terk etmek istedi. Durumu öğrenen İmparator Konstantin'in gitmemesi için yalvarmalarına rağmen Giustiniani, adamlarına kendisini gemisine götürmeleri emrini verdi. Giustiniani ve cengâverlerinin kaçışının etkisi büyük oldu. Savunmacılar arasında ani bir panik başladı. Surlardaki çatışmayı yakından izleyen padişah bu anı kaçırmadı; düşman hatlarındaki bozulmayı görünce yeniçerilere doğru haykırdı. 'Düşman kaçıyor, hücum arslanlarım, hücum... Artık surlar bizimdir. Şehir düştü. İleri...' Şehir düştü... Bu iki sözcük kapalı kapıları açacak büyülü bir anahtar gibi surların üzerinde dolaşmaya başladı. Güneş yükselirken Eğrikapı ve Edirnekapı surlarının üzerinde de yeniçeriler göründü. Çift başlı kartaldan oluşan Bizans bayrakları yerlerini al yeşil Osmanlı sancağına bırakıyor, oluk oluk şehre akarak padişahlarına Fatih unvanını getirecek olanı saldırıyı nihayetlendirmek için canla başla vuruşuyorlardı. 'Şehir Düştü!' çığlıkları bahar rüzgârıyla birlikte Konstantinopolis'i saran bütün surları dolaşıyor, bu sözcükleri duyan savunmacıların son direnci de kırılıyordu. Bizimkiler sadece karadan değil, deniz surlarından da şehre girmeye başladılar. İlk saatlerdeki çatışmalar oldukça kanlı geçti. Elli dört gündür surların önünde öfkeyle bilenen, elli dört gündür arkadaşlarını şehit veren askerler, savunmacılara acımasızca davrandılar. Sokaklardan oluk oluk kan aktığı söylenir. Zavallı insanlar korku içerisinde Ayasofya Kilisesi'ne kaçıyorlardı; hem çaresizlikten hem de hâlâ eski bir kehanetin gerçekleşmesi umudunu taşıdıklarından."
Sayfa 407 - Direneceğiz, ya kazanırız ya ölürüz
Roman
·1 alıntı·
61 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.