Yaşanan körlük salgınından sonra, uyanış başlıyor. İnsanlar, beyin ve zihinleriyle görmeye başlıyor. Bir aydınlanma yaşanıyor. İnsanlar beyaz oylarıyla sessiz çığlıklar atıyor. "Görün bizi, duyun bizi, biz sizin sadece seçim zamanlarında hatırladığınız seçmenleriz. İnsanca yaşamaya, sömürülmemeye, kandırılmamaya hakkımız var" diyorlar.
Tüm bu yaşananlara rağmen ülkeyi yönetenler kendilerine çeki düzen vermek yerine, bu durumu bir "ihanet" olarak görüp bu sessiz başkaldırıyı "vatan hainliği" olarak nitelediler. Ne kadar tanıdık bir manzara.
Olayların sonunda hiç günahsız insanların, birilerinin siyasi hırsları yüzünden canlarından olmalarını sindiremedim hâlâ. Neden böyle olmak zorunda? İnsanca yaşamayı istemek suç sayılmamalı.
Bu kitap bir distopya mı? Yoksa aslında her zaman yaşadığımız olayların kitap sayfalarına aktarılmış hali mi? Okurken hiç yabancılık çekmemiş olmam tuhaf değil mi? Keşke gerçek olmasa dediğimiz şeylerin daha fazlasını yaşadığımız bir çağdayız ne yazık ki.
Hiç günahsız insanların, sırf sistemin çarkları dönmeye devam etsin ve birileri koltuklarını korusun diye feda edilmesi, José Saramago’nun okuyucuya attığı o sarsıcı gerçeğin ta kendisi.
Kurmaca bir isim altındaki o isimsiz başkentte yaşananlar, tarih boyunca dünyanın farklı yerlerinde defalarca sahnelenmiş otoriter güç reflekslerinin yetkin bir özeti aslında.
İktidar mekanizmaları, varlıklarını genellikle bir kutuplaşma, korku veya bağımlılık üzerinden meşrulaştırırlar. Halkın sadece beyaz oy vererek, cam kırıp dökmeden, son derece barışçıl bir sivil itaatsizlik göstermesi ve "kendi zihinleriyle görmeye" başlaması, siyasi hırsları olan yöneticiler için en büyük kabustur. Çünkü kendi kurdukları oyunu oynamayı reddeden, kontrol edemedikleri ve manipüle edemedikleri bir bilinç düzeyi, statüko için her zaman en büyük tehlikedir.
Gerçekliğin çoğu zaman kurguyu aştığı
bu çağda böyle metinler okumak insana ağır gelebiliyor ama bir yandan da o sessiz çığlıklara ortak olmak zihni inanılmaz derecede berraklaştırıyor.