Dün itibariyle Tutunamayanlar’ı bitirdim. 48 günde okumuş olmam kitabın değil tamamen benim meselem :) Her şeyde olduğu gibi okuma alışkanlığım da düzensiz ama en azından varlığına tutunuyorum…
Oğuz Atay seni sadece bir hikâyeye değil, bir ruh haline sokuyor. Selim Işık ve Turgut Özben üzerinden ilerleyen iç monologlar, aslında toplumun içinde olup bir türlü tam anlamıyla “karışamayan” insanların sesi gibi. Kitap biraz karanlık, hatta yer yer ağır… ama içine girdiğinde o karanlık sana yabancı gelmiyor. Aksine, tanıdık. Belki de bu yüzden güzel; çünkü seni kendinle yüzleştiriyor. Olaylar değil, boşluklar konuşuyor. Söylenmeyenler, yarım kalanlar, içe atılanlar… Belki de bu yüzden ağır. Çünkü herkes kendi eksik cümlesini tamamlıyor okurken.
Selim’in ölümü en başta oluyor ama aslında biz bütün kitap boyunca Selim’i yaşıyoruz. Onu başkalarının anlattıklarıyla tanıyoruz. Herkesin anlattığı Selim başka bir Selim… Tıpkı herkesin hikâyesinde başka bir “biz” olması gibi.
Olric ile birlikte Turgut’un o hikâyelerin peşinde dolaşması, aslında insanın kendi içindeki boşluğu doldurma çabasına çok benziyor. Birini anlamaya çalışırken kendine çarpıyorsun sürekli.
Bence bu kitabın en güçlü tarafı da burada: Hepimizde biraz Selim var. Belki fazlası bile var. Ama çoğumuz bunu bastırmayı, uyum sağlamayı seçiyoruz. “Tutunmak” dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan olduğunu hissediyoruz. Hayata, insanlara, kendine…
Oğuz AtayTutunamayanlar
Kitap bitiyor ama o huzursuzluk kalıyor. Sanki içinden bir şey yerinden oynamış gibi. Geri de tam oturmuyor.