Bazı kitaplar vardır, okunup bitmez..
Kapağı kapandığında zihnin bir köşesinde yaşamaya devam eder. İşte Çöl Çiçeği benim için tam olarak böyle bir eser oldu. Üç gün boyunca sadece sayfaları çevirmedim; bir hayatın içinde yürüdüm, bir çocuğun gözünden dünyaya baktım, bir kadının sessiz çığlığını duydum. Boş boş tavana baktım ve dedim ki; hangi coğrafya olursa olsun kadın olmak zordu.
Waris Dirie kendi hayatını anlatırken aslında yalnızca kendisini değil, bir coğrafyanın kaderini, bir kültürün ağır yükünü ve kadın olmanın evrensel mücadelesini anlatıyor. Somali çöllerinden Londra’nın karmaşasına, oradan Amerika’nın ışıltılı ama bir o kadar da yabancı dünyasına uzanan bu yolculuk; sadece fiziksel bir göç değil, aynı zamanda ruhsal bir dönüşüm hikâyesi.
Kitapta en çok içime dokunan şeylerden biri, “zaman” kavramı oldu. Bizim için saniyelere bölünmüş, yetişilmesi gereken bir yarış olan zaman; onun dünyasında güneşin doğuşu ve batışıyla ölçülüyor. Bu fark, aslında iki medeniyetin değil, iki ayrı yaşam anlayışının çarpışması gibi. Londra’ya geldiğinde zamanı anlamlandıramaması, hatta bu yüzden saat takmak istememesi… Bu, modern dünyanın bize dayattığı düzeni ne kadar sorgusuz kabul ettiğimizi de yüzümüze vuruyor.
Ama bu kitap sadece bir kültür farkı anlatısı değil. Aynı zamanda çok ağır gerçeklerin de kapısını aralıyor. Kadınların maruz kaldığı geleneksel baskılar, bedenleri üzerindeki söz hakkının ellerinden alınması ve bunun “normal” kabul edilmesi… Bunları okurken insanın içi daralıyor, “Gerçekten hâlâ var mı?” diye sormadan edemiyor. Ne yazık ki, bu sorunun cevabı hâlâ tam anlamıyla “hayır” değil.
Yine de kitabı karanlık yapan şeyler kadar aydınlatan yönleri de var. En başta, yazarın kendi ailesine bakışı… Yaşadıklarına rağmen annesini suçlamaması, bunu bir “insan” meselesinden çok bir “kültür” meselesi olarak görmesi, inanılmaz bir olgunluk. Hele ki annesiyle kavuşma sahnesi… O an, sadece bir buluşma değil; yılların özlemi, sabrı ve sevgisinin somutlaşmış haliydi.
Ve o sevgi… Özellikle anne sevgisi… Kitabın en nahif ama en güçlü damarıydı. Onca acının içinde insanı ayakta tutan şeyin yine sevgi olması, kitabın belki de en umut verici tarafıydı.
Waris Dirie ’nin model olma süreci de ayrı bir anlam taşıyor. Çünkü o, sadece güzelliğiyle değil; geçmişine rağmen dimdik durabilmesiyle etkileyici. Güzelliğin ten rengiyle değil, duruşla ve ruhla ilgili olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Bu kitap bana şunu öğretti:
İnsan, ne kadar zor bir yerden gelirse gelsin, eğer içinde direnme gücü varsa, kaderinin yönünü değiştirebilir. Sabır, direniş ve umut… Bunlar sadece kelime değil, bir hayatı yeniden inşa eden temel taşlar.
Son sayfayı kapattığımda içimde tek bir duygu vardı:
Hem derin bir hüzün, hem de tarifsiz bir hayranlık.
Çünkü bazı hayatlar, sadece yaşanmaz… Aynı zamanda insanlığa ders olur.
Keyifli okumalar diliyorum..