(Spoiler)
Bir çok konu bakımından çok derin bir kitap olduğunu düşünüyorum. Sosyolojiden, psikolojiden özellikle felsefeden güzel tatlar aldım.
Sınıf farkını okura çok net geçiriyor. Tutku, aşk, başarı konuları çok hoş işlenmiş. Yalnız okurken tam da istediğim şeyler verdi bana bu kitap. Eleştiri.
Başlık başlık ilerlemek istiyorum.
- Martin Eden Ruth’a aşık değildi. Martin kişiliği ve yaşamı gereği, sadece aşkla yükselebilecek bir potansiyelde biriydi. Yani yükselme, başarma, yazma isteği ruhunda vardı ama bu aşkla gün yüzüne çıktı. Kendisi için bir şeyleri değiştirme, kendini kanıtlama, kendi olma gibi fikirleri bile olmayan bir adam olduğu için, bunu ancak aşkla başarabilirdi. İdealize ettiği, kafasında kurguladığı ve ilk başta imkansız gibi görüşen Ruth’a aşık olduğunu zannetti. Büyük bir yanılgıydı. Martin kendini sevmeyen , kendini sevmeyi öğrenemeyen, kendini sevmesi gerektiğini bile bilmeyen bir adamdı. Gerçekten ne istediğini bilmiyordu.
-Ruth’ın aşkı ise tam anlamıyla gerçekti. En başından beri her şeyin farkında olan bir kadın. Sınıf farkı, Martin’in sosyal hayatı, ekonomik şartları, bilgi birikimi daha doğrusu bilgisizliği.
Her şeyin farkındaydı Martin’e karşı duygular beslerken. Bunları kabul etti ve en başından beri kendisi de değişime ve gelişime açık olduğu Martin’i geliştirmek istedi. Çok kez ailesine karşı çıktı. Uzun süre bekledi. Gitmekte de haklıydı, sonra geri dönmekte de haklıydı. Geri dönmesinin sebebi Martin’ in ün ve parası değildi. Zaten hep dönmek istiyordu ama ailesi Martin para ve ün sahibi olunca tekrar destekledi. Ruth da ailesinin desteğini gördüğü için döndü.
Martin ise merdiven olarak kullandığı Ruth’ı, geliştikçe , fikirlerini beğenmemeye başladı. Bu da Martin’in aşık olmadığının, sadece imkansız ve ulaşılamaz olarak gördüğü ve sadece kendini başarıya motive eden kadına duyduğu sahte aşktı.
Şimdi gelelim “Neden karnımı o zaman doyurmadınız? Onlar o zaman yazılmıştı” sözlerine.
Sınıf farkını net gören ve burjuvaya ait olmak isteyen Martin’in , gerçeklerle yüzleşmesi sonucu bunu kaldıramayacak bir durumda olduğunu çok net gördük. Martin “değer” kavramını dışsal faktörlere bağladı hep. Kitap biraz felsefe yapmaya itiyor bu noktada bizi. Değeri hep toplumun onayında, Ruth’ın onayında aradı. Martin üstün birey olmak istedi ama toplum tarafından tanınmadan kendini değerli hissedemedi. Bu büyük bir çelişkiydi. Aslında kendimle de çok çeliştiğim bir konudur bu , değer kavramı.
Bu kitaplar beraber öğrendiğim çok şeyden biridi de şudur ki: değer onayla oluşmaz . Ama değerli olan şey görülmelidir. Değer vardır evet ama kültürel olarak da gerçekleşmesi için görünür olmalıdır. Bu konuda biraz Hegel’e hak veriyorum . Okuru düşünmeye zorlayan kısımlardan birisi bence burası . Ben görünür olmak tanınmak da gerekli diyorum ama değerimi toplumun onayına bağlamıyorum , Martin ise bağladı. Toplumun onayına öyle çok ihtiyaç duydu ki, sonra yayıncıların iki yüzlülüğü ile karşılaşınca, ve zaten toplumun onayını alınca, istediğinin bu da olmadığına karar verdi. Çünkü istediği onayı almıştı. Onayı aldığı için , artık toplumun iki yüzlülüğüne dayanamadı. Savaşmadı.
Yayıncıların iki yüzlülüğünü öğrendikten sonra onayı yine alamasaydı ve başarıyı( yine kendi tasvirine göre toplumun onu başarılı olarak adlandırmasını) toplumla savaşmaya ve değerini artık bildiği ili yüzlü topluma yine de açıklamaya ve fikrini savunmaya, başarana kadar yazmaya ve savaşmaya devam edecekti.
Ama Martin, hayatta da birçok deneyimlediğimiz gibi, asıl amacın amaça ulaşmak olduğunu sandı. Amacına ulaştığında ise tüm motivasyonu ve hayatının anlamı bitti. Asıl meselenin yolda olmak olduğunu fark edemedi.
Martin, olmak istediği ve olduğu hayat arasındaki uçurumda öldü. Tam da bu arada yaşamak belki de Martin’i Martin Eden yapacaktı.
Bu acı sonun en güçlü sebebi bir yere ait olamamak.