Geç Viktorya döneminde on sekiz yaşında olan Edith Hamilton , Bryn Mawr Koleji'nden mezun oldu. Klasik antik çağın ruhuna kapılıp giden Hamilton, herhangi bir akademisyenin yapacağı şeyi yaptı ve eğitimine devam etmek üzere Grek ve Roma araştırmalarının merkezi olan Almanya'ya gitti. Prestijli Avrupa üniversitelerinde derslere katılan ilk kadın oldu. Fakat o dönemde herhangi bir bölüme kayıt yaptırması mümkün değildi, bu yüzden dersleri yalnızca dinleyici sıfatıyla takip edebilmişti. Dersleri, sınıf arkadaşlarını bir "kadının varlığıyla rahatsız etmemek adına," kendisi için özel olarak kurulmuş ve onu diğer öğrencilerden gizleyen ayrı bir bölmeden takip etmek zorunda kaldı. Soru sormak da yasaktı.
Kısa sürede Alman metodolojisinden sıkılmaya başladı çünkü profesörler asıl malzemeden uzak duruyordu. Örneğin, Pindar'ın hangi fiil kiplerini kullandığını en ince ayrıntısına kadar tartışırken bile, onun bir şair, hatta bir insan olduğunu tek kelimeyle dahi telaffuz etmiyorlardı.
Bu durum, Forster'ın "Maurice" adlı eserinden bir sahneyi aklıma getiriyor. Çoğunluğu genç olan öğrencilerin erkekler arası aşkın yüceliğini konu alan bir metni yüksek sesle çevirdiği, profesörün her iki paragrafta bir "Yunanlıların dile getirilmez rezaletini atlayın" diye araya girdiği o sahneyi bilen vardır belki. Metni incelemeleri ve çevirmeleri gerekiyordu, fakat içeriğini ya da anlamını bir an bile düşünmeleri yasaktı.
Hamilton bunun üzerine Amerika'ya, mezun olduğu okula döndü, orada müdire oldu ve bir yandan da klasik eserleri öğreten araştırmalarını sürdürdü. İlk kitabı "The Greek Way"i altmışlı yaşlarının başında ancak yazabilmişti. Bu eser, Alman ekolüne karşı bir duruş niteliğindeydi, Yunan zihnini anlamayı ve açıklamayı hedefliyordu.
Upuzun bir kariyerin sonunda bir araya getirilmiş bu düşünce derlemesi, birbiriyle ilişkili konular üzerine verilmiş bir dizi ders gibi okunabilir. Her bölüm farklı bir yazar ya da kavramı ele alırken, giriş sunmakta, kavrayışı kolaylaştırmakta ve ilerledikçe Yunan zihni ile Yunan insanına dair kapsamlı bir teori ortaya koymakta.
Bu yöntem için Yunan dünyasına son derece kişisel bir bakış diyebiliriz. Eser, onlarla büyüyerek geçirdiği bir ömrün emek ürünü adeta. Yalnızca Yunan düşünürlerinden değil, tüm çağların büyük isimlerinden alıntılarla desteklenen olağanüstü gözlem ve teorilerle dolu. Hamilton bizi Yunanistan'a bağlamaya, dönem ve düşünce arasındaki uçurumları kapatmaya, Yunanlıları birer yazar, sanatçı ve insan olarak düşünmemizi sağlamaya çalışır. Onları bulundukları kaidelerden indirip bize sunar, fakat bunu özenle, saygıyla ve tutkuyla yapar.
Burada Yunan düşüncesine ve yaşam biçimine, tabiri caizse, bir tapınma hâli mevcuttur. Ne kadar ilerlemiş olursak olalım, Yunanlıların düzeyine ulaşamadığımızı ve onları geçemediğimizi bize kabul ettirmeye yönelik bir çaba vardır. Hamilton büyümemize, değişmemize, bireyin önemi fikrine verdiğimiz değere hiçbir şekilde itiraz etmez, fakat Eski Yunan'ın yöntemlerinden bir şeyler öğrenmemiz için adeta yalvarır.
Ansiklopedik alıntı kullanımı, bizi Yunanistan'ı karşılaştırma yoluyla anlamaya davet eder. Nietzsche'ye aşina olan bir okuyucu için Hamilton'ın Apolloncu-Dionysosçu ayrımı ve hem en iyi Yunanlıları hem de Nietzsche'nin "Üstinsan" kavramını tanımlayan "arete" dahil, Nietzsche'nin Yunan düşüncesinden devşirdiği pek çok temayı nasıl işlediğini görebilmek güç değil.
"Arete" kavramına ben de hep yakın hissetmişimdir kendimi. Hepimizin bilge, sosyal, güçlü ve her alanda bilgili olmaya çalışması için hiçbir neden yoktur esasen ortada. Güçlü adamın sıradan, bilgili adamın ise dağınık ve toplumdan kopuk olabileceği fikrini kabul etmek, olduğumuzdan daha azıyla yetinmeyi kabullenmektir.
Ayrıca hoşuma giden bir şey daha var ki, o da Hamilton'ın "trajedi" tanımında kullandığı Tacitus paragrafı. O bölüm kitabın en zayıf kısmı. Kimi yerde dehşet verici derecede özgün, kimi yerde ise tutarsız gözükmekte. Gözlemleri içgörülü, fakat kitabın geri kalanı kadar ikna edici değil. Söyledikleri doğru olabilir ama ne yazık ki argümanları yarım.
Vardığı neticeler zaman zaman iddialı olsa da, kişisel ve bütüncül üslubu, modern akademinin büyük bölümünü öngürür niteliktedir. Biraz zaman aldı fakat nihayet dünyamız Hamilton'ın, "Geçmişimizle daha kişisel bir ilişki kurmak istemenin dile getirilmez hiçbir yanı yoktur" görüşüne yetişebildi.