O'Connor’ın on öyküsünden oluşan “iyi insan bulmak zor” her bir öyküsüyle sıradan insanın iç dünyasının karanlık; acımasız, yalancı, hilekâr, menfaatçi, bencil ve umursamaz yönlerini gösteriyor. Tanıdığımız, güvendiğimiz, bildiğimiz ya da kendimize yakın hissettiğimiz insanların takındıkları sahte yüzlerin altındaki gerçekleri gösterirken, kötülüğün istisna ya da sıra dışı bir özellik olmadığını, farkında olmasak da her gün karşılaştığımız kişilerin içinde olduğunu vurguluyor. Öyküler, çocuk, yaşlı, aptal, akıllı, cahil, bilgili, zengin veya fakir farklı tipte insanları kötülükte birleştiriyor. Gerek ana karakter gerekse yan karakterler kendi çelişkileri ve içsel karanlıkları ile kitaba adını veren “İyi insan bulmak zor” deyiminin altını dolduruyor.
Kitapta yer alan öykülerden ilki olan “iyi insan bulmak zor”; geziye çıkan bir ailenin başına gelenleri konu alır. Birlikte gezilecek yer konusunda oğlunun ailesi ile fikir ayrılığı yaşayan babaanne sonunda kaderine razı olur. Yine de yol boyunca oğlunun başının etini yemeyi bırakmaz. İkna etmek için hapisten yeni kaçmış azılı bir katilin yollarına çıkabileceğini dahi söyler. Yol boyunca da talepleri hiç bitmez. Öykü bir yandan bencilliği işlerken diğer yandan vicdanın herkeste bulunan bir özellik olduğuna dair inancımızın ne kadar yanlış olduğunu vurgular.
İkinci öykü olan “ırmak”; farklı sınıflardan insanların birbirlerinin yaşamlarına karşı kayıtsızlığını ve bencilliklerini konu alır. Bir çocuğun bakıcısının evine götürülmesi sonucunda fakirlerin yaşamıyla karşılaştığında başından geçenleri işlerken, kötülüğün ve yalancılığın sınıf ayrımı gözetmediğini ortaya koyar.
“Düşmanla gecikmiş bir karşılaşma”; üniversiteden mezun olacak bir gencin savaş gazisi bir general olan dedesini mezuniyet törenine dâhil etmesini konu alır. Generalin törene katılması genç için bir övünç, general için narsist bir eğlence, mezun olacağı okul için ise renkli bir reklamdır. “Savaş kahramanı” generalin iç yüzü insanlara verilen etiketlerin değerini ve anlamını sorgulatır.
“Talih kuşu”; hamile kalmaktan, yaşlanmaktan ve hastalanmaktan korkan bir kadının öyküsüdür. Kadının arkadaşı korkularını besleyerek ona gerçeği gösterir. Korkunun ecele faydası olmadığını gösteren bir öykü.
“Kutsal ruhun tapınağı”; yaramazlıkları ile baş edilemeyeceği düşüncesiyle manastıra gönderilen iki kızın evlerini ziyaretini konu alır. Manastır kızların ruhunda pek fazla bir değişiklik yaratmamış, oğlanlarla gezip eğlenmek istekleri varlığını korumuştur. Kasabalı saf oğlanlar bu kızlar için bir yandan dalga geçecekleri diğer yandan zaman öldürecekleri eğlence araçlardır. Kasabada açılan panayır güzel bir gezi fırsatı oluştursa da tuhaflıkları ve korkunçluklarıyla dikkati çeker ve küçük kardeşlerinin hayal dünyasını süsler. Öykü kötülüğün eğitimle değişmeyeceğini ima eder.
“Yapma zenci” bir dedeyle torunu arasındaki çekişmeyi konu alır. İkili neredeyse her konuda inatlaşmakta ve birbirlerine sinirlenmektedir. İlk kez yapacakları şehir gezisi aralarındaki durumu bir ego savaşına dönüştürecek ve her ikisi için de daha önce yaşamadıkları bir deneyim olacaktır. Ego, değer yargıları ve güven üzerine bir öykü.
“Ateşte bir çember”; bir çiftlikte işçi olan ailesiyle yaşarken şehre göç etmiş bir çocuğun arkadaşları ile çiftliğe gelmesini konu alır. Çiftlik sahibi bu çocuk ve arkadaşlarına sıcak davransa da karşısındaki gurubu yeterince tanımamaktadır. Sınıf ayrımı, yozlaşma ve anlamsız kötülük üzerine bir öykü.
“Kurtardığın hayat seninki olabilir”, bir çiftlikte yaşayan anne ve engelli kızı ile bir gün bir sebeple oraya gelen bir adam arasında geçer. Becerikli ancak işsiz olan adam kızıyla çiftliği idare etmekte zorlanan kadın için bir umut ışığı olur. Geleceği karanlık görünen adam, kız ile evlenirse herkesin hayatını garanti altına alacaktır. Böylece herkes kendi planını yapar. Bencillik, dalaverecilik ve acımasızlık üzerine bir öykü.
“Temiz köylüler” bir gün kapıya gelen kutsal kitap satıcısı bir çocuk hakkındadır. Saf ve temiz bir köylü olan çocuk, cahilliğine rağmen dürüstlüğü ve içtenliği ile geldiği evin sahibinin gönlünü kazanır. Evin asi ve akıllı kızı için ise bu bir eğlence fırsatıdır. “Görünenin altındaki” üzerine bir öykü.
“Mülteci”; Nazi zulmünden kaçan Polonyalı bir yahudinin bir çiftlikte çalışmaya başlamasını konu alır. Çiftlik sahibi bu mültecinin çalışkanlığı ve disiplininden adeta büyülenir. O zamana kadar çalıştığı yardımcılarının tümünden nefret eden kadın bu adamda kendisinin ve çiftliğinin geleceği için yeni bir umut görür. Tembel ve dalavereci çalışanlarına artık ihtiyacı yoktur. Ancak işler umduğundan çok farklı gelişir. Menfaat, kibir ve bencillik üzerine, gerçek dostluğun değeri üzerine bir öykü.
O,Connor’ın öyküleri bazen muğlak sonlansa da kötücül doğaya yönelik bir imada bulunulmuş gibidir. Ayrıca öykülerini her zaman bir mesaj ya da tema üzerine oturtmak da kolay değildir. Bazen farklı karakterler özelinde farklı çelişkileri ve sorunları ele alır, karakterleri kendilerine özgü bakışlarıyla ele alır. Öykülerde; çiftlik hayatı, taşra, mavi ama puslu donuk gökyüzü gibi taşraya özgü temalar sıklıkla işlenir. Taşra insanı bir şekilde hep odaktadır. Bazen insanın kanını donduran bir soğukluk ve acımasızlık bazen de insani duyguların altında ezilen bir karakter görülür. O,Connor’ın dünyası kötülükle rastlaşmanın sıradanlığı üzerine kuruludur. Bu kötülük, kendisi için yapılan bir eylemden çok bencillik ve umursamazlığın doğal bir sonucu gibidir. Sonuç olarak eserlerine yakıştırılan “güney gotiği” lakabı oldukça uygun görünür.
Kitapta özellikle beş öyküyü (iyi insan bulmak zor, yapma zenci, ateşte bir çember, kurtardığın hayat seninki olabilir ve temiz köylüler) daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. O,Connor, hayatın içinden ve sert gerçekçi üslubuyla okuyucuyu öykülerine çekmeyi ve etkilemeyi başarıyor. İyi ve kötü ayrımının sanıldığı kadar net olmadığını gösteriyor. Keyifli okumalar.