Puan vermedi·576 syf.··Beğendi
···Okunma: 18 Mart 2026 01:22 "Sebepsizlik ikinci bedbahtlıktır. Hüznün sebebine alışa alışa insan o sebebi aşındırır,sebep yıpranır,hüzün ufalanırdı." (S.182)
Beşir Ayvazoğlu, Mithat Cemal Kuntay için şöyle diyor:
"Şiire ve monografik eserlerine harcadığı zamanı romana verseydi bugün belki onun hakkında daha fazla konuşuyor olacaktık." Şahsen Üç İstanbul'u okuduktan sonra bu düşünceye katılmamak mümkün değil. Oldukça katmanlı ve uslüp olarak çok farklı bir eser.
Adnan isminde hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş bir gencin yaşantısı etrafında İstanbul'u, bir ülkenin yıkılışı ve yenisinin doğuş sancıları ile bu sırada toplumun da ülkenin kendisi gibi değişimini okuyoruz.
2. Abdülhamid saltanatını devam ettirmek uğruna jurnalcilerle iş birliği içindeyken toplum üzerinde de müthiş bir baskı vardır. Bu dönemde kitapta Hidayet isminde aslında Osmanlı devlet adamı olan - gündüz saraydan para alır,gece saraya söver- bir karakterin konağında toplantılar oluyor. Memleketin tarihini okkayla,bayrağını arşınla satabilecek adamlarla dolup boşalan konak olarak tariflenen bu evin gösterişi ve bu eve gelenler iyi anlaşılırsa (iftar yemeği bölümü) kitabın geri kalanı çok da zorlamıyor. Bu dönemde Adnan o kadar idealist ki avukat olmak yerine tarih öğretmenliği yapıyor ve Yıkılan Vatan isminde bir kitap yazma çabasında. Kitaptan bölümleri okudukça umarım kitap biter ve o kitabı da okuruz diye düşünmüştüm :)) Yakın arkadaşlarından biri olan Tevfik Hoca ise avukatlığa başlamış ve oldukça zengin olmuştur.
"Tevfik Hoca zengin olunca sarığını attı. Fakat sarık kafalaşır, cübbe derileşir,insandan çıkmaz! Tevfik Hoca'nın da fesi;"Ben sarıktım!", ceketi;" Ben cübbeydim!" diye haykırıyordu." (S.165)
Ahh! Bunlar ne kadar güzel betimlemeler böyle.
Sonrasında Meşrutiyet ilan ediliyor ve Adnan artık el üstünde tutulan bir şahsiyet. Avukatlığa başlıyor, yağmur gibi davalar ona yağıyor. Bu bölüm o kadar iyi anlatılmıştı ki hayran kaldım. Her dönemin adamları olan tipler ve Adnan'ın o üzerine yapışmış "avamlığı" tasfirlerine bayıldım.
Bu dönemin toplantıları artık Adnan'nın konağındadır. Adnan'nın eşyaları ön plandadır ve Adnan da "özüne" dönmüştür. O idealist görünüm altında ne olduğu meydana çıkmıştır. Mehmet Akif Ersoy'dan ilham alınarak yaratılan karakter olan Şair Raif kendisine bu dönemde Moiz isminde Yahudi dostu için şöyle demiştir:" Beş cephede yüz binlerce Türk çocuğu, bu adamlar zengin olsun diye mi on dokuz yaşında ölüyorlar?" (S.358) Ve Dağıstanlı Hoca (Ayran içen Luther :) lakaplı ve kazaskerlere "Haccac-ı Zalim'in kavasları" diyor:)) ismindeki arkadaşı da Adnan'ı uyaranlar arasındadır.
"Cemiyet'e lekeli adamların da girdiğini söylemek istedi. Cemiyet'in hareket adamı,"Komiteler de fertler değil,heyet'i mecmualar temiz olur" dedi." (S.297)
"İnkılap yaptınız diye bugün boynunuza sarılanlar yarın boğazınızı sıkacaklar!" (S.307)
"Fatih hocalarının dini de yalandır;dinsizliği de!...Menfaat göster:Vapur bacası gibi bağırarak sana Allah'ı da inkar etsinler;Peygamber'i de!..." (S.308)
Son olarak Mondros Mütarekesi dönemine geliyoruz. İnsanlar Adnan'a bir fırsat vermişler fakat Adnan ve avanesi bu fırsatı milletin selameti,kurtuluşu için değil kendi refahları ve kurtuluşları için kullanmıştır. Onu Meşrutiyet döneminde uyaran 2-3 dostunun dediği olur ve kendisine ilk başta, sonradan aralarına aldıkları ihanet eder. O kadar perişan olur ki kapısını çalıp borç isteyeceği doğru düzgün kimseyi bulamaz. Moiz gibiler dönemin yeni görgüsüzleri olarak eşyaları ve konaklarıyla ön plana çıkmıştır. Artık davetler Ateşenaval Naşit'in konağındadır ve Moiz'in eşyaları gösteridedir. Bu dönemde Adnan'ı kurtaran ise vefalı bir kadın oluyor. Zaten kitapta Adnan'nın kaç kadınla birlikte olduğunu saymakta zorlandım açıkçası. Adı geçen dişi sinekle bile bir teması oldu sanki :)))
Kitap 3 dönemi ve bu dönemin çürümüş toplumunu şahane anlatıyor. Yazar, Sisifos Söylemi'nden Odipius Kompleksine, lezbiyenlikten Karamazov Kardeşler'e kadar çok geniş bir perspektif sunuyor. Çok fazla karakter ve bu karakterlerin her biri sevabıyla günahıyla olağanüstü işlenmiş. Kitapta beni en çok etkileyen husus yazarın uslübu oldu. Çoğu şeyi doğrudan söylemek yerine kinaye yaparcasına ima etmesi ve okuru aptal yerine koymaktansa kitaba dair kafa yormasını beklemesine bayıldım.
Eleştirim ise bu kadar komplike ilişki yumağı anlatması oldu. Birinin karısı,diğerinin metresi ötekinin sevgilisi oluyor ve bu insanı ruhen cidden yoruyor. Normalde betimleme sevmem ama ben yazarın betimlemelerini de çok sevdim ama bu noktayı herkes sevmeyebilir ve tekrara düşme hissedebilir. Eşyaların çok ön planda olduğunu da kitabı okumadan önce bilmekte fayda var.
Severek okudum. Hemen yazarı araştırmaya koyuldum. Selim İleri'nin bir programda Beşir Ayvazoğlu'na ait "1924,Bir Fotoğrafın Hikayesi" kitabını Üç İstanbul'la birlikte anlattığını görünce hemen peşine onu da okudum. Çok bağlantı kuramasam da o kitaptan Mehmet Akif Ersoy'a dair çok şey öğrendim ve onu da çok sevdim. M. Cemal Kuntay daha fazla roman yazmış olsun isterdim. Üç İstanbul çoğu okurun severek okuyacağı bir eser. Keyifli okumalar dilerim.