İmkansızın Şarkısı üzerine düşündüğümde şunu fark ettim: Her kitap, aslında okuyana kendi hayatından bir parça anlatır. İnsan neyi yaşıyorsa, neyin eksikliğini ya da acısını hissediyorsa, metinde onu bulur. Bu yüzden bu roman da herkes için farklı bir anlam taşır. Kimisi onu sıradan bir gençlik hikâyesi ya da ahlaki sınırlar üzerinden eleştirilecek bir anlatı olarak görür, kimisi ise romantik bir hikâye gibi okur.
Ama bana göre yazarın asıl anlatmak istediği şey çok daha derin. Roman, yalnızlık ve ölümün hayatımızın en başından beri bizimle olduğunu hatırlatıyor. Ortaokulda, üniversitede ya da yaşlılıkta… Yalnızlık hep var ve çoğumuz ondan kaçmaya çalışıyoruz. Aynı şekilde, gerçekten bize ait olan amaçlarımız yerine, toplumun bize öğrettiği hedeflerle yaşamaya çalışıyor ve bu yüzden derin bir amaçsızlık içinde savruluyoruz. Bu kaçış bazen bizi o kadar içine çekiyor ki, kimimiz bu yükün altında aklını bile kaybedebiliyor.
Kitapta gençlik ile ölüm arasındaki zıtlık aslında yüzeyde görüldüğünden daha karmaşık. Ölüm, hayatın sadece bir parçası değil; onunla iç içe geçmiş, kaçamayacağımız bir gerçeklik olarak sunuluyor. İnsanlar yalnızlıklarını ve ölüm gerçeğini unutmak için birbirlerine tutunuyor, birbirlerinin sıcaklığında geçici bir sığınak buluyor. Ama bu da kalıcı bir çözüm değil.
Başta bana Çavdar Tarlasında Çocuklar gibi görünmüştü; fakat bu kitap çok daha derin ve ağır bir anlam taşıyor. Üstelik bu derinliği hemen fark ettirmiyor. Hikâyenin sonuna kadar yazarın neyi işaret ettiğini tam olarak kavrayamıyorsun. Ama sonunda anlıyorsun ki, anlatılan şey aslında en başından beri hayatın ta kendisi.
Ve belki de bunu gerçekten anlamak için… en sevdiğin birini kaybetmek gerekiyor.