Seçmeler orta yaşlarda bir kadın oyuncunun hayatını anlatıyor. Baş karakterimiz, hem kariyerinde hem de hayatında bir rol içindeymiş gibi davranmaktadır. Eşiyle olan ilişkisi kırılgan bir denge üzerinde ilerlemektedir. Bir gün bu kadını hayatına genç bir adam girer. Başlangıçta bu genç adamın, kadının sevgilisi mi, oğlu mu yoksa bir tanıdığımı olduğu bilinmezdir. Ancak ilerleyince öğreniriz ki, genç adam, bu kadının oğlu olduğunu iddia etmiştir. Kadın ve eşi bu durumu sorgusuz kabul etmiştir. Ancak zaman ilerledikçe kadın, bu gerçekten şüphe duymaya başlar.
Seçmeler, üzerine düşünürken aklımda net bir duygu yok. Ne çok sevdim ne de sevmedim. Ama bitirdikten sonra zihnimde bıraktığı o tuhaf bulanıklık, sanırım kitabın asıl gücü.
Kitap bize net cevaplar vermek yerine, kimliğin ne kadar kırılgan ve oynanabilir bir şey olduğunu hissettiriyor. Başkarakterin bir oyuncu olması tesadüf değil; çünkü hikâye boyunca herkes sanki bir rolün içinde. Hatta belki de kimse “gerçek” değil.
En çok takıldığım yer, o çocuk meselesi oldu. Kadının gerçekten bir oğlu var mıydı? Yoksa o çocuk tamamen bir rol müydü? Daha da rahatsız edici olan, kadının bunu neredeyse sorgulamadan kabul edebilmesi. Sonrasında ise emin olamaması… İşte tam da burada kitap, okuru huzursuz eden o ince çizgide yürümeye başlıyor. Gerçek ile kurgu, hafıza ile kuruntu birbirine karışıyor.
Roman boyunca hissedilen o sürekli gergin atmosfer, aslında büyük olaylardan değil; küçük, belirsiz anlardan doğuyor. Bir bakış, bir suskunluk, bir çelişki… Her şey biraz “yanlış” gibi ama asla tam olarak neyin yanlış olduğunu yakalayamıyorsunuz.
Kitap, klasik anlamda bir hikâye sunmuyor belki ama okurun zihnine yerleşen o rahatsız edici hisle uzun süre kalıyor. Benim için de tam olarak böyle bir deneyimdi. Farklı bir deneyim yaşamak isteyenlere öneririm. Herkesin sevebileceği bir kitap değil.