Satranç ’ı.
Satranç burada yalnızca bir oyun değil; bir kaçış, bir tutunma ve giderek derinleşen bir saplantı.
Dizi, bir dehanın yükselişini anlatırken onun iç dünyasında büyüyen yalnızlığı da görünür kılıyor. Her hamle, yalnızca tahtada değil, zihnin içinde de oynanıyor.
Anya Taylor-Joy, taşıdığı zarif İngiliz asaletiyle karaktere yalnızca estetik bir duruş değil, derin bir kırılganlık katıyor. Bu rol, onun üzerinde durmuyor; onunla birlikte nefes alıyor.
Stefan Zweig’ın Satranç’ında ise oyun, dış dünyadan tamamen kopar ve insanın zihninin içine kapanır.
Yalnızlık, bir noktadan sonra insanı ikiye böler; biri oynar, diğeri izler.
Dizi ve kitap aynı hikâyeyi anlatmaz.
Ama aynı yerden konuşurlar:
yalnızlık, kontrol ve hastalık derecesine varan bir tutku.
Diziyi izliyoruz,
çünkü bir zihnin nasıl parladığını ve o parlaklığın bedelini görmek istiyoruz.
Kitabı okuyoruz,
çünkü o zihnin yalnızlıkta nasıl bölündüğünü, sessizce nasıl parçalandığını hissetmek istiyoruz.