·376 syf.····Okunma: 24 Mart 2026 15:39 SPOİLER!
Bir oturuşta okuyup bitirdim diyebileceğim bir kitaptı. Uzun zamandır bu kadar merakla bir roman okumamıştım… Kitabın ilk yarısı yüzünüzde tatlı bi tebessüm oluşturuyor. Patroklos ve Akhilleus’un ilişkileri o kadar saf ve derin ki o çocukluk anları hiç bitmesin istedim. Kitabın ikinci yarısından sonra daha savaş odaklı ilerliyor hikaye fakat bu savaşı ve etkilerini de yine Patroklos ve Akhilleus’un penceresinden izliyoruz.
İkinci yarıyı ilişkileri için fazla endişe duyarak okudum. Akhilleus’dan gelecek haince bir darbe bekledim fakat darbe Patroklos’dan geldi. Patroklos; başta çok sevdiğim, yaşadıkları için ona sonsuz bir merhamet ve empati duyduğum fakat sayfaları okudukça anlamlandıramadığım bazı davranışları yüzünden beni zaman zaman sinirlendiren bir karakter oldu. Bu davranışlardan ilki Akhilleus’dan hamile prensesle yatmasıydı. Kızın daha fazla üzülmemesi için yaptığını iddia ettiği bir şeydi fakat bunun yeterli bir gerekçe olduğunu düşünmüyorum. Özellikle kızın Akhilleus’la beraber olduğunu duyduktan sonra sanki kendi beti benzi atmamış gibi... İkincisi de, Briseis’in ona olan ilgisinden asla rahatsızlık duymaması ve hatta birkaç kere ondan çocuğu olduğunu düşünmesiydi. Bu davranış ve düşüncelerin bir yere bağlanmasını bekledim ama benim nezdimde bir yere bağlanmadı. Ancak yazarın bu anları Patroklos’un yufka yürekliliğini ve bu savaş ortamından kaçarak “normal” bir insan olmanın nasıl hissettireceğini ifade etmek için yazdığını düşünmek istiyorum. Çünkü iki kadına karşı da Akhilleus’a karşı hissettiği gibi derin bir duygu beslemedi. Ama aynı zamanda bunlar gerekli miydi? Bence hayır.
Fakat beni soktuğu ikilemlere rağmen ölümüne ağlamadan edemedim. Ara ara beni “acaba Akhilleus’a ihanet edecek mi” diye şüpheye düşürse de, sonunda aslında ona ne kadar ruhsal bir bağla bağlı olduğunu kabullendim.
Akhilleus… incirli kekim. Kendi annesinin kurbanı oldu. Onda bir anda kıvılcımlanan ve hızla büyüyen kibirin başlıca nedeniydi Thetis. Bazı yerlerde kibirini yerli buldum, öyle tamamen haksız olduğunu düşündüğümü söyleyemem. Ama Patroklos ona yalvardığında inadının kırılacağını sanmıştım. Gözünün bu denli kararması, kendi halkına, onca insanın katledilişine sessiz kalmasını tanıdığım Akhilleus’dan beklememiştim. O gece kararını farklı verseydi, her şeyin çok farklı olacağı gerçeği çok üzücü. Agamemnon’dan istediğinin ona bir gün sonra Patroklos’un cesedi kollarındayken verilmesi de dayanılmazdı. Her şey o kadar basitti. Fakat kralın dediği gibi, gözleri tanrılar tarafından örtülmüştü sanki.
Kibirin ve gururun insanları ne denli kötü sonuçlara sürüklediğini çok güçlü ve iç parçalayıcı bir şekilde anlatıyor hikaye. Akhilleus ve Patroklos’un aşkını uzun bir süre aklımdan atamayacakmışım gibi hissettiriyor.