SPOİLER!
Bir oturuşta okuyup bitirdim diyebileceğim bir kitaptı. Uzun zamandır bu kadar merakla bir roman okumamıştım… Kitabın ilk yarısı yüzünüzde tatlı bi tebessüm oluşturuyor. Patroklos ve Akhilleus’un ilişkileri o kadar saf ve derin ki o çocukluk anları hiç bitmesin istedim. Kitabın ikinci yarısından sonra daha savaş odaklı ilerliyor hikaye fakat bu savaşı ve etkilerini de yine Patroklos ve Akhilleus’un penceresinden izliyoruz.
İkinci yarıyı ilişkileri için fazla endişe duyarak okudum. Akhilleus’dan gelecek haince bir darbe bekledim fakat darbe Patroklos’dan geldi. Patroklos; başta çok sevdiğim, yaşadıkları için ona sonsuz bir merhamet ve empati duyduğum fakat sayfaları okudukça anlamlandıramadığım bazı davranışları yüzünden beni zaman zaman sinirlendiren bir karakter oldu. Bu davranışlardan ilki Akhilleus’dan hamile prensesle yatmasıydı. Kızın daha fazla üzülmemesi için yaptığını iddia ettiği bir şeydi fakat bunun yeterli bir gerekçe olduğunu düşünmüyorum. Özellikle kızın Akhilleus’la beraber olduğunu duyduktan sonra sanki kendi beti benzi atmamış gibi... İkincisi de, Briseis’in ona olan ilgisinden asla rahatsızlık duymaması ve hatta birkaç kere ondan çocuğu olduğunu düşünmesiydi. Bu davranış ve düşüncelerin bir yere bağlanmasını bekledim ama benim nezdimde bir yere bağlanmadı. Ancak yazarın bu anları Patroklos’un yufka yürekliliğini ve bu savaş ortamından kaçarak “normal” bir insan olmanın nasıl hissettireceğini ifade etmek için yazdığını düşünmek istiyorum. Çünkü iki kadına karşı da Akhilleus’a karşı hissettiği gibi derin bir duygu beslemedi. Ama aynı zamanda bunlar gerekli miydi? Bence hayır.
Fakat beni soktuğu ikilemlere rağmen ölümüne ağlamadan edemedim. Ara ara beni “acaba Akhilleus’a ihanet edecek mi” diye şüpheye düşürse de, sonunda aslında ona ne kadar