Bener, bu eserinde kelimeleri birer itirafçı gibi kullanırken; bizi bir insanın kendi suçlarıyla, korkularıyla ve o bitmek bilmeyen "hesap verme" sancısıyla baş başa bırakır. Okurken hissettiğim o boğucu atmosfer, aslında dışarıdaki dünyanın değil, insanın kendi içindeki o karanlık dehlizlerin kokusudur.
Edebi bir düz yazı ile bu ruhsal kuşatmayı dile getirmem gerekirse; Kapan, isminden başlayarak bizi o kaçınılmaz sona, yani kendimizle yüzleşmeye zorlar. Emekli bir yargıcın, o güne dek "adalet" adına verdiği kararların, kurduğu hükümlerin ve susturduğu vicdanının; yaşlılığın o ıssız gölgesinde nasıl birer canavara dönüşüp geri geldiğini izlemek sarsıcıydı. Bir kapanın içinde çırpınan sadece o ihtiyar adam değil; aslında hepimizin bir yerlerde gizlediği, kimselere söyleyemediği o "asıl" suçludur.
Okurken şunu iliklerimde hissettim: İnsan, dünyadaki bütün mahkemelerden beraat edebilir; ama kendi içindeki o gizli oturumda, o tek kişilik adalet sarayında hiçbir zaman tam manasıyla aklanamıyor. Erhan Bener, o titiz ve soğukkanlı üslubuyla; yaşlılığın sadece bir fiziksel çöküş değil, aynı zamanda geçmişin biriktirdiği o ağır yükün altında ezilme hali olduğunu gösteriyor. O daracık ev, o bitmeyen kuruntular ve o kapı çalınışları; aslında dışarıdan gelen bir tehlike değil, içerideki o sönmeyen yangının dışa vurumudur.
Nihayetinde bu kitap, benim için bir "geç kalmışlık" manifestosudur. Bener bize şunu fısıldıyor: Vicdan, uyutulabilir bir şey değildir; o sadece doğru zamanı bekleyen, en zayıf anımızda bizi o karanlık köşede kıstıracak olan en sadık düşmanımızdır. Kitap bittiğinde zihnimde kalan; ne o davanın detayları, ne de o evin kasvetidir; sadece o kapana kısılmış ruhun, "Acaba kapı gerçekten çalıyor mu, yoksa bu benim kendi kalbimin gümlemesi mi?" diyen o dehşet dolu fısıltısıdır.