Bazen bir kitap okumazsın… içine düşersin.
“El Kızı”nı okurken şunu fark ettim: bazı hikâyeler anlatılmaz, yaşatılır. İçinde tanıdık bir sızı var bu kitabın. Yeri geliyor öfke, yeri geliyor kırgınlık… ama en çok da susarak büyüyen bir iç hesaplaşma.
Yoksulluk, gelenekler, baskı… ve bir kadının kendi içinde verdiği o sessiz mücadele. Nazan sadece bir karakter değil; toplumun içinden çıkıp gelen, bastırılmış, görmezden gelinmiş ama aslında hep var olan bir gerçek.
Sayfalar ilerledikçe şunu anlıyorsun:
Hayat bazen adaleti hemen dağıtmıyor. İlahi adalet tecil ediyor. Bekletiyor. Sindiriyor. Çünkü bazı yüzleşmelerin zamanı var. Bazı duyguların olgunlaşması gerekiyor.
Sen istemesen de…
Kaçsan da…
Görmezden gelsen de…
Olan oluyor.
Ben bu kitabı okurken sadece bir hikâyeyi izlemedim. Kendimi yakaladım. Yanlış zamanda doğru hisleri yaşamış halimi… susarak güçlü sandığım ama aslında içten içe kabullendiğim anları…
Orhan Kemal’in ustalığı burada başlıyor zaten. Çok tanıdık bir konuyu öyle gerçek, öyle çıplak anlatıyor ki… son sayfaları sadece okumuyorsun, yaşıyorsun.
Şunu fark ettim:
Hayat düzeltmiyor, gösteriyor.
Zaman iyileştirmiyor, öğretiyor.
Ve adalet… geç geliyor ama eksik gelmiyor.
Bazı insanlar hayatına olması gerektiği için giriyor.
Bazı hikâyeler bitmesi gerektiği için yazılıyor.
Ve sen…
Hepsinin tam ortasında,
olanı anlamaya çalışırken aslında zaten olanın içinden geçiyorsun.
Bittiğinde kitabı kapatıyorsun ama hisler kapanmıyor.
Çünkü bazı hikâyeler okunmaz…
İçinde yaşamaya devam eder. Ve ben…
son sayfaya geldiğimde
kelimeler gözümde eridi.
Cümleleri seçemedim, satırları ayıramadım.
Gözyaşlarım, hikâyenin önüne geçti.
Bazı sonlar okunmaz…
yaşanır.
El Kızı