·391 syf.····Okunma: 28 Mart 2026 00:45 Sürgün edebiyatının usta yazarı, bu kitapta yazma serüvenini anlatıyor ama ben çok istesem de, ne yazarsam yazayım bu kitabı tam anlatamayacağım. Hep en çok etkilendiğim bütün kitaplardaki gibi, sanki ne desem eksik kalacak...
Mehmed Uzun’un kitaplarında hep bir gerçeklik var. Sanki roman değil de onun anı defterini,hatıralarını, hayatının özetini okuyorum.
Daha önce yasaklanmış neredeyse bütün romanlarını okudum. Onun tek derdinin Kürt diline ve kültürüne sahip çıkmak, onu yaşatmak olduğunu biliyorum. Bu kitapta da bunu yaparken neler yaşadığını, neler hissettiğini anlatıyor.
Bir yanda dış dünyanın kurduğu o “yapay” düzen. Anıtlar, heykeller, ideolojiler…Onun, bunlara inat sığındığı yer bambaşka: Sözler, hikâyeler, anlatılar…Fakat bir gün dedesi: "Uzak çok uzak ama beni iyi dinle ve şimdi söyleyeceğimi asla unutma. Senin şu karşımızdaki gökkuşağına, o canlı renklere ulaşman lazım. Ben ulaşamadım, babana hep söylüyordum heyhat! O da ulaşamadı fakat senin mutlaka ona ulaşman lazım" dediği cümleler, Ruhun Gökkuşağına ulaşması; sözlü anlatım geleneğinin artık yazıya geçirilmesi gerektiğiydi. Bu dedesinin sadece bir hayali , vasiyeti değil ; Kürt kültürünün , Kürt dilinin devam etmesi için yapılan bir çağrıydı. Ama o dönemin Türkiye'sinde bu çok da kolay bir şey değildi. Bunun için tek kelime Türkçe bilmeden okula gidip okuma yazmayı öğrenmesi gerekiyordu. Ama daha ilkokulun ilk günü, Türkçe bilmediği için öğretmeninden tokat yemesi onu Türkçeden uzaklaştırmıştı. Bunu okuyunca içim gerçekten o kadar acıdı ki... İnsan anadilinden bu şekilde koparılmaya çalışılınca ne hisseder… Bu yüzden Türkçeye küsüyor. Yıllar sonra Yaşar Kemal’in "Teneke" kitabıyla tekrar bir yakınlık hissediyor . Türkçeyle yıllar sonra barışması gerçekten dokunaklıydı.
Yazarlık sürecini tüm açıklığıyla anlatıyor. Diclenin Sesi kitabını yazarken Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık ve Nar Çiçekleri isimli kitapları hakkında kendisi ve yayınevi aleyhine dava açıldığını öğrendiği anlar...Bu sürecte yazarlık serüveninin derin analizi başlıyor. O içsel sıkışmışlığı, acıyı, kederi, çaresizliği o kadar hissettiriyor ki... Bu davalardan beraat etmiş olsa bile, insan sadece yazdığı için yargılanır mı, değer miydi...!? diye düşünmeden edemiyor. Mehmed Uzun gibi bir çok yazarın da düşündükleri, kitapları yüzünden yıllarca cezaevlerinde hapis yatmaları Yaşar Kemal'in de dediği gibi gerçekten ülkemiz adına utanç verici...
Sürgün meselesine değiniyor tabii olarak. Dünyanın en güzel yerinde yaşasa bile, insanın içindeki memleket özlemi bitmiyor. Hele de mecburen ayrılmak zorunda kalmışsanız. Etrafınızdaki hiçbir güzel şey o boşluğu doldurmuyor. Ve ilk sürgünü yaşayanın Hz. Âdem olduğunu söylüyor. Sürgünün aslında ne kadar eski ve derin bir acı olduğunu düşünüyorum, sanki kadim bir mirası devralmış gibi hissediyor sevgili Mehmed Uzun ve bize de bunun küçük bir parçasını hissettiriyor aslında...
Bir yerde yazarların, şairlerin fotoğraflarından bahsediyor. "Hepsinin yüzünde hafif bir gülümseme var ama gözlerinde derin bir keder… " Bunu okuyunca kitabın arkasındaki fotoğrafına baktım. Gerçekten de öyleydi. Yüzünde bir tebessüm var ama gözleri… çok başka şeyler anlatıyor.
Özellikle de sürgün yazarlar ne kadar saklasa da, içlerindeki o yük gözlerinden okunuyor...
Kitabın yükü ağır... Mehmed Uzun, ismine bile sürgün, ismi bile bir yük omuzlarında… Ama o bu yükün altında ezilmiyor, aksine ismine inat yazıyor. Kürt kimliğiyle, kendi diliyle, kendi hakikatiyle…
Hiçbir kitabı beni bu kadar etkilememişti.Okurken sadece bir yazarı değil, bir insanı tanıyorsun. Onun acılarını, özlemini, içindeki kırgınlıkları hissediyorsun.Bu kitapta anlıyorum ki, onun için, yazmak meslek değil aslında bir mecburiyet. Özünü, benliğini, kimliğini, kültürünü, anadilini kaybetmemek için, unutturmamak için yazmak...
İçimde anlatılmaz bir acıyla bitti kitap. Çok yorulmuştu, bir taraftan sağlık problemleri de onu çok zorlamaya başlamıştı. Kürt dili ve kültürü için ödediği bedel çok ağırdı ama imkansızlık içinde imkanı yaratmayı, imkansızlığın yazarı olmayı başarmıştı.
Veda ederken ömrünün tükendiğini anlamıştı sanki. O yüzden son cümlesi kaybettiği sevdiklerineydi : " Bekleyin beni, bakın bir adım daha attım işte, geliyorum, ne olursunuz bekleyin beni." Ruhun şâd olsun Mehmed Uzun...
başta da dediğim gibi, ne yazarsam yazayım yine de eksik kalacak.Çünkü bazı kitaplar anlatılmıyor ve bazı duygular da aynı şekilde, anlatılamıyor sadece hissediliyor...