“Kime haset ediyorum biliyor musun?” diye sordu.
“Bilmiyorum Lordum.”
“Tewdric’e.”
Güldüm. “Tewdric. İçi kurumuş bir keşiş mi olmak istiyorsunuz?”
“O mutlu,” dedi Arthur kararlı bir edayla, “her zaman istediği hayatı buldu. Rahip saç traşını istemiyorum, Tanrısı da umurumda değil, ama onu kıskanıyorum.” Yüzünü buruşturdu. “Benden başka kimsenin kazanacağımıza inanmadığı bir savaşa hazırlanmak için kendimi harap ediyorum. Bunlardan hiçbirini istemiyorum. Hiçbirini. Mordred’in Kral olması gerekli, onu kral yapmak için and içtik ve Derfel, Saksonları yenersek ona yetkilerini vereceğim.” Meydan okur gibi konuşuyordu ve ben ona inanmıyordum. “Her zaman istediğim şey,” diye sürdürdü, “bir ev, biraz toprak, davarlar, hasat mevsiminde ekinler, ocağımda yakacağım odunlar, demircilik yapacağım bir demirci ocağı, su için yakında bir dere. Çok mu fazla şey istiyorum?” Kendine pek ender bu kadar acırdı ve ben de kızgınlığını açığa vurması için bir şey demedim. Çoğu kez böyle kendine ait bir ev halkı, ormanlar ve tarlalar içinde dünyayla bağını koparmış bir yaşamdan söz ederdi.
Ama şimdi Aelle ve Cerdic mızrakçılarını toplarlarken bunun ümitsiz bir rüya olduğunu görüyordu. “Dumnonia’yı sonsuza kadar elimde tutamam,” dedi, “Saksonları yendiğimizde Mordred’i dizginleme işini başkalarına bırakacağım. Bana gelince, ben Tewdric’in mutluluğunu arayacağım.” Dizginlerini topladı. “Şimdi Guinevere’ı düşünemem” dedi. “Ama tehlikedeyse onunla sen meşgul ol.” Bu kısa emirden sonra atını topukladı ve uzaklaştı.
Olduğum yerde kalakaldım. Şaşkındım, ama aklından ne geçtiğini biliyordum. Guinevere’ı öldürmeyeceğimden emindi ve bunun için de onun güvende olduğunu biliyordu. Ama böyle sert bir emir vererek onu ne kadar sevdiğini saklamış oluyordu. Odi et amo, excrucior.
O sabah hiçbir hayvan öldürmedik.