Gönderi

Araba Sevdası yahut Bir Züppenin Hezeyanları
8/10
·208 syf.··
2026 7. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 25 Mart 2026 23:12
Araba Sevdası ilk kez, 1896 yılında Servetifünun dergisinde tefrika edilmiştir. Roman, 1898 yılında da kitap olarak basılmıştır. ‘‘Resimli Millî Hikâye’’ ibaresiyle tefrika edilen romanda Halil Paşa’nın sekiz, Diran Çırakyan’ın üç çizimi yer alır. Dergideki ilk tefrika da bu şekilde resimlidir. Günümüzdeki Araba Sevdası baskılarında bu resimler yokmuş. Ben tek tek günümüz baskılarını incelemesem de böyle bir bilgi edindim. İşte bu, İş Bankası Kültür Yayınları’nın Türk Edebiyatı Klasikleri Dizisi’nden çıkan ve dizinin 100. kitabı olma özelliğini de taşıyan Araba Sevdası baskısında bahsi geçen çizimler de yer almaktadır. Araba Sevdası, Türk edebiyatında ilk realist roman kabul edilir. Aslında Recaizade Mahmut Ekrem, şiirlerinde romantizm akımının etkisindedir. Tek romanı olan Araba Sevdası’nda ise romantizmden realizme geçiş yapmıştır. Romanı realist yapan özellikler nelerdir, bunlara elbette değineceğim. Romanda kullanılan teknikler, gerçekçi tabiat tasvirleri ve döneme dair birçok detay önemlidir. Ekrem, bu romanda gülünecek hâller bulunduğunu söyler. Romanın başında kendisinin yazmış olduğu giriş yazısında Muhsin Bey hikâyesiyle bu romanı kıyaslar. Onun okur tarafından ağlanacak şeylerden görüldüğünü söylerken Araba Sevdası’nın ise gülünecek hâllerden olduğunu ifade eder. Ekrem’in bu konuyla ilgili son cümlesi ise dikkat çekicidir: ‘‘Fakat dikkat edilirse bu, ondan elbette daha çok hazin, elbette daha çok acıklıdır.’’ der ve Araba Sevdası’nı Muhsin Bey hikâyesinden daha hazin, daha acıklı bulduğunu ifade eder. Araba Sevdası dönemin Batı özentisi züppe tiplerinin dejenere yaşam tarzını eleştiren, onlarla âdeta alay eden, bu züppe tiplerin düştüğü komik hâlleri anlatan bir romandır. Romanın başkahramanı Bihruz Bey de işte bu züppe tipinin temsilcisi olarak karşımıza çıkar. Romanın başlangıcında Çamlıca Bahçesi’nin gerçekçi bir tasvirini görürüz. Romanda bahsi geçen mekânlar, dönemin gerçek mekânlarıdır. Kısıklı, Küçük Çamlıca, Bağlarbaşı, Bulgurlu, Tophanelioğlu, Haydarpaşa, Fenerbahçe, Süleymaniye gibi 1870’lerin İstanbul’undaki önemli mekânlar ve mesire yerleri romanda yer alır. Romanın odak noktası da Küçük Çamlıca dolaylarıdır. Romanda detaylıca tasvir edilen Çamlıca Bahçesi de olay örgüsünde önemli bir yer tutar. Burası 1870’in bahar mevsiminde açılan yeni bir mesire yeridir. Bu yukarıda ismi geçen mekânlar benim için de anlamlıdır. Özellikle Çamlıca ve civarını oturduğum yere yakın olması sebebiyle iyi biliyorum. Romanı okurken bu mekânları gözümün önüne getirmek, şu anki hâliyle bahsi geçen yerlerin nereye denk düştüğünü düşünmek bir hayli keyifliydi. Romanda önce Çamlıca Bahçesi anlatılır. Daha sonra Bihruz Bey’in Çamlıca Bahçesi’nde sabırsızlıkla bekleştiği bir sahne ile asıl konuya giriş yapılır. Bu girişi önemli buluyorum; Bihruz Bey’in mesirede beklediği sahneden sonra kendisini tanıtan bir bölüm gelir ve olay örgüsü başlar başlamaz âdeta kesilir. Ardından olaylar ilerler, Bihruz Bey yeni açılan bu Çamlıca Bahçesi’ne gider, gördüğü bir hanıma gönlünü kaptırır, ona mektup yazar, yazdığı mektubu beğenmez, tekrar yazar. Bu arada günler geçer, laf arasında tekrar hangi gün bahçeye geleceğini öğrendiği hanıma o mektubu vermek için tekrar Çamlıca Bahçesi’ne gider. İşte en başta Bihruz Bey’in sabırsızlıkla bekleştiği sahne tam olarak burada gerçekleşir. Ekrem, geriye dönüş tekniğini sanki tersinden almış; önce Bihruz’un bahçede beklediği sahneyi anlatmış ve sonrasında olayları tersi bir zamanda işleyerek yine o ana dönmüştür. Başta anlatılanla bu bahsettiğim dönüş arasında 75 sayfa vardır. Araba Sevdası’nın en dikkat çekici özelliği, aşk romanı gibi görünse de aslında bunun göstermelik olduğudur. Aşk romanı görünümü, daha çok Bihruz’un özentiliği sebebiyle düştüğü komik hâlleri göstermek için bir araçtır. Ekrem, ciddi bir toplum eleştirisi yapmış, Batı özentisi tiplerin cehaletini de çok güzel işlemiştir. Bihruz’un babası eski vezirlerden bir paşadır. Babasının görevleri sebebiyle on beş sene İstanbul’a hiç gelememişlerdir. Nihayet paşa son görevinden de alınınca İstanbul’a gelirler ve Bihruz, alması gereken temel eğitime on altı yaşında başlar. Sonrasında babası yine görev için İstanbul’dan ayrılsa da Bihruz burada kalmış, eğitimine devam etmiştir. İki sene sonra babası yine görevden azledilince İstanbul’a dönmüş, oğlunun aldığı eğitimin derecesini görmek için onu imtihan etmiştir. Bilgisini yeterli bulunca da eğitimini tamamlayıp diploma almasına gerek görmeden onu okuldan almıştır. Paşa, oğlunu Babiâli kalemlerinden birine çırak vermiş, yine Fransızca, Arapça, Farsça öğrenmesi için hocalar tutmuştur. Bu hocalardan Mösyö Piyer, romanın tamamında çıkarları sebebiyle Bihruz’a katlansa da diğer hocalar gördükleri saygısızlıklardan ötürü kaçıp gider. Bihruz, kaleme başlarda düzenli gitse de sonraları bu gidişler de seyrekleşir. Bihruz’un okumak ya da çalışmaktan öte başka dertleri vardır. Bihruz, İstanbul’a geldikten sonra üç şeye merak sarar: Araba kullanmak, alafranga beylerin hepsinden daha süslü gezmek ve gittiği yerlerdeki garsonlarla Fransızca konuşmak. Paşa babası da vefat ettikten sonra Bihruz, bu pahalı zevklerinde daha da aşırıya kaçar. Babasından kalan mirasa da güvenerek har vurup harman savurur. Annesi bu duruma üzülse de oğlu üzerinde pek bir otoritesi olmadığından sesini çıkaramaz. Bu paranın hiç bitmeyeceğini zanneden Bihruz; yavaş yavaş dükkân, mağaza ve han derken eldeki mülkleri de sırf kendi züppe zevklerini tatmin etmek için satar. Elde Süleymaniye’deki konakla Küçük Çamlıca’daki köşkten başka bir şey kalmaz. Bihruz, bir zaman sonra hızını alamayıp konağı da satmayı düşünse de bu mümkün olmaz. Bu rahatlığının bir sebebi de annesinin ufak tefek ziynet eşyasıyla yine annesine ait bazı mülklerdir. İşte Bihruz, böyle bir ortamda Beyoğlu’nun en lüks mağazalarından kıyafetler sipariş eder, sırf yeni mesire yerlerine özel araba ve atlar aldırır. Bihruz’un tek bir derdi vardır; o da görünmektir. Gittiği yerlerden aslında zevk almaz. Sadece kendisini göstermek, giyim-kuşamı ve bindiği arabayla caka satmak ister. Çoğu zaman mesire yerlerinde arabasından dahi inmez, etrafa da bakmaz. Dedik ya, onun tek derdi görünmektir. Kendisi gibi şık hanımlar ve beyler onu görmeli, dış görünüşüyle takdir etmelidir. Bu görünmek arzusu sadece dış görünüşle de sınırlı kalmaz. Fransızca konuşması, daha doğrusu genellikle Türkçe-Fransızca karışımı enteresan bir dil tercih etmesi, yarım yamalak edebiyat bilgisi, Fransızca gazete okumaya çalışması ve pek bir şey anlamaması da türlü garipliklerinden bazılarıdır. Tüm bu özellikleri düşünüldüğünde Bihruz’un oldukça dejenere, yarı cahil ama babasından kalan az buçuk mirasla bunu da bir şekilde kamufle etmeye çalışan Batı özentisi bir tip olduğunu söyleyebiliriz. Aslında Bihruz bundan daha fazlasıdır. Bunu da romanın ilerleyen bölümlerinde görüyoruz ve Bihruz’un değişimine şahit oluyoruz. Bihruz’un Çamlıca Bahçesi’nde bir aralık arabadan görüp de beğendiği Periveş Hanım, onun âdeta hayalî bir aşk macerası yaşamasına neden olur. Periveş Hanım’ı sosyeteden, oldukça elit bir hanım zanneden Bihruz, daha en baştan baltayı taşa vurur. Özellikle Periveş Hanım’a vermek üzere yazmaya çalıştığı mektuplar faciadır. Bihruz’un ne denli cahil ve özenti biri olduğunu da buradan anlarız. Fransızca yazılmış aşk mektuplarından oluşan bir kitaptan kendi durumuna uygun bir mektup bulmaya çalışır ve bunu tercüme ederek kullanır. Bunu beğenmez, sonra bir mektup daha yazar ki ilk mektuptan daha facia olan bu mektubu beğenir. Sonuna bir de şiir eklemek ister ve yine bütün cehaletiyle tam olarak anlayamadığı bir şiirden bir parçayı mektuba ekler. İşin kötüsü, bu şiir Fransızca da değildir, Arap harfli bir şiirdir fakat bunu da tam olarak anlayamaz. Sarışın sevgilisine hitaben seçtiği bu şiirde ‘‘siyeh-çerde’’ yani kara yağız ifadesi geçer. Bihruz, sonraları bu hatasının çok daha büyük felaketlere sebep olduğunu düşünse de aslında hiçbir şey düşündüğü gibi değildir. Bihruz, mektubundaki yanlış ifade seçiminin sevdiceğini kızdırdığını düşünse de işin aslı başkadır. Mektup anlaşılmamış, okuma zahmetine dahi girilmeden daha arabada giderken Periveş Hanım tarafından dışarı atılmıştır. Bihruz’un bu âşık tavırları da oldukça gülünçtür. Kendini okuduğu Fransız aşk romanlarındaki kahramanların yerine koyar ve onlar gibi bir aşk yaşadığını düşünür. Sevgili dediği kadınla doğru düzgün bir münasebeti olmadığı gibi kendi kendine yarattığı romantik âlemden de kimsenin haberi yoktur. Aslında burada Ekrem’in romantizm akımıyla alenen alay ettiğini de görüyoruz. Bu konuyla alakalı Berna Moran’ın tespitleri çok hoşuma gitti. Moran şöyle diyor: ‘‘Don Kişot nasıl kendi yarattığı bir hayal dünyasında yaşamışsa Bihruz da kendi icat ettiği bir hayal dünyasında yaşar. Don Kişot, köylü kızı Dulcina’yı nasıl dünyanın en soylu, en erdemli, en güzel kızı yapmışsa, Bihruz da pişkin, yosma Periveş’in saf bir melek olduğuna inandırır kendini.’’ Moran şöyle devam eder: ‘‘Don Kişot nasıl okuduğu romansların etkisinde kalarak orada yaşamı taklit etmeye kalkmışsa, Bihruz da okuduğu romanların etkisi altında derin ve ıstıraplı bir aşka öykünerek bunun tadını çıkarmaktadır.’’ Berna Moran’ın Bihruz-Don Kişot benzerliği kurması özellikle iki karakterin de sevgililerini düşündüğümüzde mantıklı geliyor. Romanın temel ve en baskın kişisi tabii ki Bihruz Bey’dir. Romanın başından sonuna kadar tüm ışıklar onun üstündedir. Aşkından yanıp tutuştuğu Periveş Hanım dahi romanda çok güçlü bir karakter değildir. Fakat romanın Bihruz’dan sonra bence en önemli kişisi Keşfi Bey’dir. Bihruz’un kalemden ‘‘arkadaşı’’ olan Keşfi Bey, Bihruz gibi Batı özentisi bir tiptir. Onun gibi Fransızca konuşur, gezmeyi sever. Yalnız Keşfi Bey’in kötü bir huyu vardır ki o da müthiş bir yalancı olmasıdır. Bu yalanları yüzünden roman boyunca Bihruz’u tedirgin eder, şüpheye düşürür ve sıkıntıya sokar. Bihruz onu başlarda bir rakip olarak görür fakat işin aslı öyle değildir. Bu yalanları söylemesi için herhangi bir sebep de yoktur fakat küçüklükten itibaren ailesinin de etkisiyle böyle kötü bir huya malik olur. Bihruz’un Periveş’i ilk gördüğü sahnede yanında Keşfi de vardır. Periveş’i tanıdığını ima eden sözler söylemesi daha ilk andan itibaren Bihruz’u tedirgin eder. Keşfi Bey, aslında bu kadını hiç tanımamaktadır. Sadece farklı bir yerde anlık bir tesadüfleri olmuştur, o kadar. Yine Keşfi Bey’in Periveş Hanım için öldü diye yalan söylemesi, Bihruz’u kahreder. Uzun bir süre Periveş’i göremeyen Bihruz, bu yalana anında inanır ve bundan sonra hayattan hiçbir zevk almamaya başlar. Yaşadığı bazı maddi sıkıntılar neticesinde arabasına da borcuna karşılık el koyulur. Zaten kendisi de artık kalabalık mesire yerlerinden hoşlanmaz, arabayla dolaşmaz. Tenha yerlere yürüyüşler yapar, tabiatı dinler ve hüznüne hüzün katar. Bihruz’un değişimi de Periveş’in yalan ölümüyle tamamen gerçekleşir diyebiliriz. Bihruz Bey, romanın kötüsü değildir. Onun en büyük kabahati Batı özentiliğini hayatının anlamı olarak görmesi, kendini göstermek dışında hiçbir amacı olmamasıdır. Türk şiirini zaman zaman kötüler ama sevdiği kadına yazdığı mektuba da yine bir Türk şairi olan Vâsıf’tan bir şiir ekler. Kendinden olanı küçümseyip sürekli Fransız yazar ve şairleri okuması da özentiliğinin bir neticesidir. Romanın kötüsü değildir dememin sebebi, aslında Bihruz Bey’in oldukça dürüst ve nazik bir karakter olmasıdır. Sanki Batı özentisi olması bir suçmuş da bizler de onun bu komik hâllerini keyif alarak okuyormuşuz gibidir. Aslında romanda tek dürüst karakter Bihruz Bey’dir desek yanlış olmaz. Periveş Hanım’ın hafifmeşrep hâlleri ve Bihruz’a itibar etmemesi, Keşfi Bey’in yalanları, Bihruz’un hocası olan Mösyö Piyer’in sırf maaşından ve rahatından olmamak için devamlı nabza göre şerbet vermesi ve Bihruz’a getirdiği hediyelerin dahi parasını yine ondan alması nereden baksanız kötüdür. Bihruz, oldukça saf biridir ve çevresindeki hemen herkes onun bu hâllerinden faydalanır. Yine kitapçı, kayıkçı hatta araba fabrikasının sahibi tarafından da kazıklanır. Romanda Bihruz’u düşünen, onun için endişelenenler sadece annesi ve dadısıdır. Romanın olay örgüsü çok güçlü değildir. Dikkatli bakılırsa olayların çok kısır olduğu da görülür. Hayalî bir aşkın ve sevgilinin peşinde geçen aylar, sevgilinin bir yalandan ibaret ölüm haberi ve Bihruz’un yaşadığı üzüntü olay örgüsünü oluşturur. Neticede Periveş Hanım’ın ölmediğini kendi gözleriyle görür hatta onunla konuşur. Bu son görüşme, Bihruz’u âdeta bir rüyadan uyandırır ve Bihruz, gerçekleri görür. O an hayret, nefret ve hasretin hepsine benzer tarifsiz bir duyguya kapılır. Periveş Hanım’dan koşarcasına uzaklaşır ve roman biter. Romanın başlangıcı gibi bitişi de gerçekçidir. Roman, Çamlıca Bahçesi’nin açılışıyla başladığına göre bahçenin açılış tarihi olan 1870’lerde geçer. Romanda geçen zamansa hemen hemen 6-7 aydır. 1870’in bahar aylarında bahçenin açılmasıyla başlayan olaylar, eylül ayının gelip de artık Çamlıca’dan Süleymaniye’ye göç eden ailenin ramazan süreciyle nihayete varır. Bihruz Bey’in değişiminde önemli bir nokta da ramazan ayıdır. Bu Batı özentisi züppe bey, ramazanda oruç tutar hatta zaman zaman eve gelen bazı misafirleriyle teravihe gider. Romanı realist yapan bazı özelliklerden yukarıda detaylıca bahsettim. Özellikle gerçekçi çevre tasvirleri ve yazarın duygularını romana karıştırmadan Bihruz’u olumlu-olumsuz tüm yönleriyle okura sunması önemlidir. Ekrem’in anlattıkları döneminin gerçekleridir ve toplum eleştirisini objektif bir şekilde yapmıştır. Bu eleştirinin yer yer öz eleştiriye kadar vardığını da söyleyebiliriz. Yakın zamanda okuduğum Şıpsevdi’nin başkahramanı Meftun da Batı özentisi züppe bir tipti fakat Bihruz ondan çok daha derin bir tip. Özellikle psikolojik tahliller bakımından Araba Sevdası’nın çok başarılı bir roman olduğunu söyleyebiliriz. Ekrem, bunu yaparken iç çözümleme, iç monolog ve bilinç akışı tekniklerini de kullanıyor. Bu tekniklerin belki de ilk örneklerini bu romanda görüyoruz. Bihruz’un düşünceleri bazen anlatıcının süzgecinden geçerek iç çözümleme ile veriliyor, bazen de anlatıcı aradan çekiliyor ve aracısız olarak onun düşüncelerini okuyoruz. Bu teknikler Batı’daki romanlar için bile çok yeniyken Recaizade Mahmut Ekrem, bilinçli olarak bunları kullanmış. Bu konuyla ilgili detaylı bilgi için de Berna Moran’ın ‘‘Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1’’ adlı kitabında Araba Sevdası üzerine yazdıklarını okumanızı öneririm. Özetle; dönemin ruhunu yansıtan, toplum eleştirisi kuvvetli fakat olay örgüsü zayıf, kullanılan yeni teknikler bakımından önemli bir roman Araba Sevdası. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın günümüz Türkçesiyle yayımladığı bu baskıyı özellikle genç yaştaki okurlara tavsiye ederim. Çokça dipnot var, bunun sebebi de Bihruz’un Fransızca konuşmaları. Onun dışında olması gerektiği kadar sadeleştirilmiş bir baskı olmuş. Yine bu baskıda orijinaline sadık kalınarak çizimlere yer verilmesi de şık olmuş.
Araba SevdasıRecaizade Mahmut Ekrem · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202630,9bin okunma
·
227 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.