·208 syf.··Beğendi
···Okunma: 30 Mart 2026 18:26 “Geçenlerde ben de yeni hayatımı düşündüm ve karar verdim: Bir daha erkekleri öldürmeyeceğim.”
Alman edebiyatında ‘Polisiye Kraliçesi olarak anılan #IngridNoll geç yaşta (ilk kitabını 55 yaşında yayımlamış) yazarlık kariyerine başlamış ve suç dünyasını kara mizahla kaleme almış. #AzizDullar kitabı aslında klasik polisiyelerin dışında bir tarza sahip. Suçu, bir soruşturma ile ele almamış, aslında bir ‘kurtuluş’ yolu olarak sunmuş okuyucuya. Feminist bir kadın dayanışması ile kocalarını öldüren ve kadınlara zarar vermeyen prensipli birkaç kadının dayanışma hikayesi, en basit özeti olacaktır kitabın. Ama hadi gelin biraz daha detaylı inceleyelim;
Roman, İtalya’nın güneşli ve huzurlu Toskana bağlarında başlar. Ancak bu pastoral başlangıç yanıltıcıdır; çünkü hikaye hızla Frankfurt’un yer altı dünyasına, genelevlerin ve karanlık pazarlıkların döndüğü arka sokaklara uzanır.
Geçirdikleri evliliklerden, birine bir çocuk, öbürüne ölü bir kocayla yüklü bir miras kalan genç ve güzel iki arkadaşın Toscana'da sürdürdükleri yaşamlarının hareket kazanması için eksik olan tek şey çılgın bir serüvendir. Aziz Dullar'da Ingrid Noll, erkeklerle ve yaşamla kendilerine özgü yollarla mücadele eden ve karşılarına çıkan her erkeği ne şekilde olursa olsun ortadan kaldırılması gereken bir engel olarak gören Cora ile Maja'nın serüvenine tanık ediyor okurlarını.
Cora, henüz 20 yaşını doldurmadan bir milyoner ile evlenmiş ve mümkün olan en kısa sürede adamı mezara yollamış. Kocasından kalan miras ve ekonomik özgürlük ile hayatını idame ettiren ve macera peşinde koşan, gözü kara, cesur, yaratıcı, kararlı, soğukkanlı, hesapçı, mantıklı bir kadın ve onun ahlak kavramı Maja’ya oranla esnek. Eğer bir sorun varsa ortadan kaldırılmalı ve hatta erkeklere kadınların hayatlarında ayak bağından başka bir şey değil. Kızıl saçlı, yeşil gözlü, kıvrımlı fiziği ile de oldukça dikkat çekici.
Maja, 17 yaşında doğasever bir genç olan Jonas ile severek evleniyor ve oğlu Bela dünyaya geliyor. Ama aslında bir gençlik hatası olan bu evlilik, Jonas’ın çiftlik hayatı, gündelik sıkıntılar beş yıl süren evlilikten sonra katlanılamaz geliyor ve Maja, oğlu Bela ile Cora’nın yanına sığınıyor. Resmi boşanma gerçekleşmiyor çünkü velayeti kaybetmesi çok yüksek. Maja, Cora’nın aksine vicdanlı, sıradan, daha duygusal belki de anne olmasından kaynaklı, aslında daha gerçek ve bizden duygulara sahip. Açık kumral saçları, gri gözleri, minyon ama şirin fiziğiyle bile sıradan.
İki genç kadın, Bela, Emilia (evin kahyası ama aynı zamanda dostları ve anaç bir kadın) ve Mario (bahçıvan, kekeme bir dost) birlikte yaşıyorlar. Her şey Cora ve Maja işe Bela’nın, ölüm döşeğinde olan Cora’nın büyükannesini ziyarete çıktıkları yolculuk ile başlıyor.
Tanıştıkları iki kadının suç makinesi olan kocalarını ortadan kaldırmaları ile ulaştıkları ‘dul’ unvanı, bu kadınların eşlerinden kurtulduktan sonra ulaştıkları o tuhaf, huzurlu ve özgür ruh halini simgeliyor. Biraz planlı biraz da şansın yaver gittiği cinayetler aslında size bir suç gibi gelmiyor. Yazar o kadar ustaca size bunun olması gereken bir durummuş gibi empoze ediyor ki içinizden yakalanmamaları için dua ediyorsunuz.
İki kadının tuhaf dostluğu bazen size Maja’nın Cora tarafından kullanıldığı hissini (ayakçılığını yapmak gibi) bazen de Cora’nın Maja tarafından kullandığı hissini (miras sayesinde hiç çalışmadan başkasının parasıyla gününü gün etmesi gibi) aslında en nihayetinde iki tarafın da ortak paydada hareket ettiğini gördüğünüzde anlayacaksınız. Farklılıkları ‘suç ortağı’ olmalarına engel değil. Kitap diğer iki kadın karakterin dahil olması ile çok akıcı bir hale geldi. Başta sıkıcı geçse de sonrasında elimden bırakamadım. Farklı bir tarz ve hoşuma gitti.