Bazı kitaplar sadece bir hikâye anlatmaz; insanın içini huzursuz eder, düşündürür, öfkelendirir. Bu kitap da benim için tam olarak böyleydi.
Daha en başında yükselen o ses, aslında her şeyi özetliyordu:
“Adalet istiyoruz.”
Ama bu cümle sadece bir talep değil, aynı zamanda bir ağıttı. Çünkü her ağıt biraz isyandı.
Sayfalar ilerledikçe şunu fark ettim:
Unutuş, sadece bireysel bir zayıflık değil, sistemli bir güç.
“Zaman, büyük bir silgi gibi… hele o silgi yönetenlerin elindeyse…”
Gerçekler siliniyor, yeniden yazılıyor. Ve biz, neyi hatırlayıp neyi unutacağımıza bile kendimiz karar veremiyoruz.
En sarsıcı olan ise kadınlara biçilen kaderdi.
“Aşk cinayeti” denilen o korkunç kavramın arkasına saklanan bir vahşet…
Sevginin sahipliğe dönüştüğü, sahip olma isteğinin şiddet ürettiği bir düzen.
Ve en acısı, bunun hâlâ meşrulaştırılmaya çalışılması.
Bir yerde şöyle diyordu:
“Bir insanın adil olması iyi olmasından daha önemli.”
Sanırım kitabın en güçlü cümlesiydi bu. Çünkü iyilik bazen susabilir, görmezden gelebilir; ama adalet susmaz, susmamalı.
Kitap boyunca hissettiğim şey sadece üzüntü değildi.
Öfkeydi.
Haksızlığa, eşitsizliğe, görmezden gelinmeye karşı biriken o sessiz öfke…
Ve en can yakıcı gerçek:
Bu anlatılanlar geçmişte kalmış şeyler değil.
Hâlâ yaşanıyor.
Bitirdiğimde içimde bir boşluk değil, ağır bir gerçek kaldı:
Adalet herkes için eşit değil.
Ve biz bunu kabullendikçe, hiçbir şey değişmeyecek.