"Hiçbir şey gerçek değil. Her şey mübah."
İsmaili öğretilerinin gerçeklerini arayan bir adam, yolun sonunda bütün araştırmalarının bu cümleye çıktığını öğrendiğinde en fazla ne yapabilir? Ya da soyut bir cennet vaadiyle kalpleri umutsuzluğa gömülmüş müslüman topluluğunun içindeki ateşi tekrar yakmak, tek bir emir ile cennet uğruna ölüme koşmaları mümkün müdür? Peki ya bu insanlar gerçekten cenneti deneyimleyebilselerdi? İşte tüm bu soruların cevaplarını öğrenebilmek için yazar bizi yüzyıllar öncesine, Hasan Sabbah'ın Alamut Kalesine ve içindeki cennet bahçelerine doğru destansı bir yolculuğa çıkarıyor.
Yazar, kitaba cennet kızlarından biri olan Halime'nin bakış açısıyla başlayarak bizi oradaki ortamı ve karakterleri incelemeye itiyor. Aslında hiçbiri nerede olduğunun ya da hangi amaçla orada olduğunu bile bilmemektedir. Tek bildikleri Hasan Sabbah’ın mahiyetinde olduklarıdır. Mental olarak hiçbiri tam olarak olgunlaşmamış ve sorgulama becerilerinden yoksundur. Onları eğitmesi için orada bulunan yaşlı hayat kadını Apama ise yaşlılığını kabullenemeyen, gençlik ihtiraslarını kaybetmemiş, diğer kızlara karşı duyduğu kıskançlıktan dolayı onları hor gören bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle Meryem’e karşı olan nefretini, onda kendi gençliğini ve güzelliğini gördüğünü ama bunu kullanmayı beceremeyecek kadar zeki olmadığını düşünmesine bağlıyorum. İkisi de birbirinden zıt motivasyonlara sahiptirler. Apama rasyonel bir karakter. Hayatın zorluklarını geçirmiş ve duygulardan sıyrılmış, ahlaki olandan ziyade gününe ve önüne bakar. Yaşlı bir hayat kadını olarak dışarıda hayatta kalmanın zorluklarını bildiği için oradaki kızlarla olmak ona her ne kadar zor gelse de cennet bahçelerindeki hayatı seçmiştir. Meryem ise daha duygusaldır. Ahlak pusulası daha güçlü ki bu yüzden gerçekleri öğrendiğinde -buradaki hayatı dışarıda yaşayacaklarına nazaran daha kolay olsa da- kaldıramamış ve iradesi düşmüştür.
Kitabın ikinci perspektifi ise Fedailerin tarafındaki ana karakterimiz, İsmaili inancının önemli şahsiyetlerinden birinin torunu olan İbni Tahirdir. Bu karakter Hasan Sabbah’tan sonraki en derin karakterdir. Onu kitaptaki diğer bütün karakterlerden ayıran şey düşünme ve sorgulama yetisi olmasıdır. Çevresinde olup biten her şeyi gözlemler ve sorgular. Dışarıya yansıtmasa bile içindeki o ufak şüphe kırıntısını asla tam olarak yok edemez. Cennet bahçeleriyle yaşadığı deneyim sayesinde içindeki şüpheler yüzeysel olarak silinse de gerçekleri öğrendiğinde içindeki o şüphe bu sefer kesin galip gelir ve içsel bir dönüşüm geçirir. Fakat gerçekleri bir kez daha Hasan Sabbah’ın ağzından duyduğunda Hasan Sabbah’ı hiç yadırgamaz hatta ona karşı derin bir anlayış duyar. Son bir kez daha mental olarak başkalaşım geçirir ve karakter gelişimini tamamlar.
Üçüncü olarak Hasan Sabbah’a gelirsek onunla ilgili ilk izlenimim mutlak gücün sahibi olmasına rağmen ideolojisinin altında yalnızlaşmış olmasıdır. Evet, uğrunda ölecek yüzlerce Fedai’si, emirlerini uygulamaya hazır Daileri, cıvıl cıvıl enerjileriyle cennet kızları, Konuşabileceği Meryem’i ve Apama’sı olsa bile aslında çok ama çok yalnız bir adamdır Hasan Sabbah. Asla anlaşılmamış, ideolojisinin mahiyeti asla kavranamamış, zekası asla yeteri kadar takdir görmemiştir. Diğer dailer bile Hasan Sabbah’ın mantığını ve ideolojisini kitap boyunca asla tam olarak anlayamamış sadece geçen süreç boyunca kabullenebilmişlerdir. Bu noktada Hasan Sabbah’ın İbni Tahir’e gösterdiği merhametli yaklaşım sanki baba-oğul merhameti gibi tasvir edilmiştir. Diğer karakterlerin gözünde merhametsiz ve ciddi bir adam olarak tasvir edilen Hasan Sabbah’ın da aslında yumuşak bir tarafının olduğunu vurgulamıştır.
Öte yandan Hasan Sabbah sadece “belirli bir ideoloji uğruna insanları dolandıran bir sahte peygamber” figürü değildir. Odasına giren karakterlerin onunla ilgili gözlemlediği ilk şey (yazarın da bizim mutlaka fark etmemizi istediği, bu yüzden de ısrarla tekrarladığı) etraftaki kitaplar, cetveller, değişik gözlem ve ölçüm aletlerinin olduğudur. Hayatını eğitime, felsefeye, bilime ve öğrenmeye adamıştır. Sistemdeki devasa açığı fark etmiş ve bunu kendi lehine kullanmak istemiştir. Ömrünü adadığı bu planı gerçekleştirirken tek arzusu başarıya ulaşmaktır. Prensiplerine son derece bağlıdır ve kimse için -öz oğlu bile olsa- taviz göstermez. Kendisini adadığı role fazlasıyla kaptırmıştır.
Nihayetinde çalıştırdığı çark kendi ritmini almıştır. Bazıları bu çarkla yükselmiş, bazıları kendini çarktan kurtarmış ve bazıları da bu çarkın içinde ezilip gitmiştir. Bunların kendisini aştığını fark eden Hasan Sabbah ise insanların inandığı bütün tanrıların dışında, çok daha yüce bir tanrının olduğuna ve kendisinin de onun elçisi olduğuna ikna olmuştur.
Bütün bunların yanı sıra yazar Hasan Sabbah ve etrafındakiler aracılığıyla aklaki pusulamızı yoklamaya devam etmiştir. Gerçekten bir amaç uğruna bu kadar ileriye gitmek gerekir mi? Yoksa arada tavizler verilmeli midir? Bu düşünceler üzerinden okuyucuyu sürekli içsel bir tartışmaya sürüklemiştir. Kitabın sonuna kadar okuyucu çelişki içinde bırakırken Hasan Sabbah’a karşı sevgi ya da nefret gibi net bir duygu beslemeyi de imkansız hale getirmiş, sadece kesin zekasına karşı derin bir hayranlık bırakmıştır.
Son olarak eser okuması kolay ve akıcıdır. Yazar okuyucuları yer yer meraka düşürürken yer yer "bu kadarı da mübah mı?" sorusuyla baş başa bırakır. Okuyucuya inanç ve manipülasyon arasındaki o "gerçek" denen şeyin ne kadar kırılgan ve değişken olduğunu gösterir. Tarih derslerinde Selçuklu Dönemini dinlerken hep duyduğumuz Hasan Sabbah'ı farklı bir perspektiften okumak isteyenler için ideal bir eserdir.