Gönderi

Ankaralılar
Hakikaten, bu yerli Ankaralılar, vaziyetten telaş ve endişeye düşmek şöyle dursun, hepsi en normal zamanlardaki gibi gündelik işleriyle sakin sakin meşgul oluyorlar ve ara sıra top seslerini işitince başlarını kaldırıp yan gözle birbirlerine bakıyorlar: “Acep, bu bizim topların sesi mi, onlarınkinin mi?” diye soruyorlardı. Bir gün, üç dört düşman tayyaresi Ankara’nın üstünde bir cevelân yaptı. Attıkları bombalardan biri istasyonda boş bir vagona isabet etti. Öbürü Çubuk’a düştü. Üçüncüsü Akköprü civarında bir söğüt ağacına değdi. Bundan bile birçok Ankaralının haberi olmadı. Lakin, o gün Nazif’in sinir tahammülü artık son haddine gelmişti. Karısına: “Yarın sabah, mutlaka yola çıkmalıyız; artık seni dinlemem,” dedi. Selma Hanım: “Ben hastalarımı nereye bırakayım?” deyince: “Öyle ise, ben seni bırakır giderim. Canımı pazarda bulmadım ya,” diye haykırdı. Genç kadın, hiç sesini çıkarmayarak önüne baktı. O dakikadan itibaren bu karı koca arasında adeta mânevî bir boşanmanın ilk hükmü yazılmıştı. Bu devir, Selma Hanım için, yalnız karılık kocalık bakımından değil, fikirce, hisce bütün benliğine şamil bir inkılâbın kaynağı oldu. Nazif’ten ayrıldıkça Ankara’ya, Ankara’nın ifade ettiği milli manaya bağlılığı artıyordu. Sanki, gözlerinin üstünden bir perde kalkmış, sanki idraki emsalsiz bir şeffaflık bağlamıştı. Bir zamanlar, penceresinden bakıp da yalnız kasvet ve nefret duyduğu sokakta, şimdi, o bir yaya kadındır ki, kara mandaların arasından sürtünerek geçiyor, yaramaz küçük mekteplilerin başlarını bir ana şefkatiyle okşuyor ve işlerinden dönen sakin, sinirsiz insanların yüzündeki erkekçe metanetten ona bir huzur ve emniyet geliyordu. Nazif’ten ve kendi evinden başka kime baksa nereye baksa herkeste ve her yerde olmakta olan destani hadisenin sessiz ve alâyişsiz kahramanlığından bir koku alıyor, bu koku, yüreğine, yüksek dağ tepelerindeki hava gibi kuvvet ve taravet veriyordu. Yirmi üç gün, tam yirmi üç gün, Selma Hanım, böyle bir ruh tımarı, böyle bir ahlâk riyazeti içinde yaşadı ve Sakarya kıyılarından ilk zafer haberi geldiği vakit, asla şaşırmadı, coşup taşmadı. Halime ile beraber, Ömer Efendi’nin ihtiyar anasıyla beraber ve onlar kadar sakin, uslu, bunu bir “emri tabiî” telâkki etti. Bütün Ankara’da da böyle gösterişsiz bir sevinme vardı. Bu bayraksız, donanmasız, davulsuz, zurnasız bir zafer bayramı oldu. Çünkü, sevinç, yanık topraklardaki sular gibi, hep içe çekilmiş, yüreklere sinmişti. Ankara Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Ankaralılar
·
20 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.