Artemisia Gentileschi, 17. yüzyılın başlarında yaşamış, sanat tarihine adını yazdırabilmiş nadir kadın ressamlardan biridir.
Mesele sadece istisna olmak değil, o istisnanın nasıl mümkün olduğuyla ilgili. Erkek egemen bir dünyada, üsteliksanat gibi son derece kapalı bir alandavarolabilmiş bir kadından sözediyoruz.
Anna Banti’nin yaptığı ise bu hayatı baştan sona anlatmak (biyografi) değil sadece... Onun yaptığı, anlatmaya çalışırken sürekli duraksayan, şüphe eden, geri dönen anlatım kurmak. Artemisia’yı yazarken bir yandan da kendini yazıyor; hatta yer yer ondan daha çok kendisini.
Bu yüzden roman ilerledikçe elimizde klasik anlamda biyografi okumuyor hissini bizzat yaşıyouz, aklımızda bolca yazar ile karakter arasında gidip gelen, neredeyse huzursuz bir konuşma kalıyor.
Bu huzursuzluk tesadüfi değil. 1944’tebir hava saldırısındaromanın elyazmalarının yok olması, Banti’yi kitabı yeniden yazmayazorluyor. Ama ikinci yazımda artık “hikayeyi anlatmak” yeterli gelmiyor ona. Kaybolan sadece bir kitap taslağı değil çünkü; aynı zamanda bir hayatın izleri, bir kadının sesi. Banti de bunun farkında olarak yazıyor bu kez: Artemisia’yı ne kadar anlayabileceğini, onu ne kadar “doğru” anlatabileceğini sürekli sorgulayarak. Belki de bu yüzden roman, anlatmaktan çok düşünmeye, hatta kendi üzerine kapanmaya başlıyor.
Önemli dip not: Banti, 17. yüzyılın ünlü kadın ressamı Artemisia Gentileschi’nin hayatını anlatan ilk taslağı bitirmek üzereyken, 1944 yılında Floransa’daki evi Alman bombardımanında yıkılır ve elyazmaları enkaz altında kalarak yok olur.
Susan Sontag, Anna Banti’nin Artemisia romanı için yazdığı ünlü önsözde (veya makalesinde), kitabı "iki katlı bir yazgı" (a double destiny) olarak tanımlar.
Sontag'a göre kitap, Banti ve Artemisia arasında 300 yıla yayılan bir diyaloğa dönüşmüştür. Yazarın karakteriyle olan bu sancılı ilişkisini, hayali bir kişi üzerinde hak iddia etme ve onu bugüne taşıma çabası olarak değerlendirebiliriz..
Sontag, kitaba yazdığı önsözde ayrıca Banti'nin tarzını Penelope Fitzgerald'ın Mavi Çiçek (The Blue Flower) romanıyla kıyaslayarak her iki yazarın da "kayıp" temasına olan benzer yaklaşımına dikkat çekiyor.
Tam da burada kitap, o modernist dediğimiz kırılmayı yaşıyor. Yazarın kendi varlığını saklamadığı, aksine görünür kıldığı bir anlatı bu. Susan Sontag gibi eleştirmenlerin yıllar sonra kitabı heyecan verici bulmasının nedeni de burada sanırım: Artemisia’nın hikayesinden çok, o hikayeyi anlatmanın imkanı üzerine kurulu olması.
Ama bütün bu anlatı oyunlarının ötesinde, romanın asıl meselesi yine dönüp dolaşıp Artemisia’nın kendisine geliyor. Daha doğrusu, onun hayatını belirleyen kırılma anına. Genç yaşta yaşadığı saldırı (tecavüz) ve ardından gelen mahkeme süreci, yalnızca kişisel travma değil; aynı zamanda toplumun bir kadına nasıl baktığının da kristalize olduğu bir an. “Namus” dediğimiz o ağır, yapışkan kavram, Artemisia’nın hayatını baştan aşağı şekillendiriyor.
Buraya kadar olan kısmı tanıdık aslında. Asıl ilginç olan, bundan sonrası. Artemisia hayatta kalıyor, üretmeye devam ediyor, hatta başarı kazanıyor. Ama nasıl?
İşte romanın belki de en rahatsız edici tarafı burada ortaya çıkıyor. Çünkü Artemisia’nın gücü, sanki bir şeylerden vazgeçmesine bağlı. Duygularından, yakınlıklarından, hatta yer yer kadınlığından. Sevebilecekken sevmemeyi, bağ kurabilecekken geri çekilmeyi seçen bir figüre dönüşüyor. Ya da en azından bize böyle gösteriliyor.
Bu noktada ister istemez şu soruyu soruyorum: Bu bir tercih mi, yoksa bir zorunluluk mu?
Roman, Artemisia’yı bağımsız olduğu anlarda gergin, huzursuz, neredeyse diken üstünde biri olarak çiziyor. Buna karşılık bir erkeğin yanında, daha edilgen bir konumdayken, tuhaf bir huzur hissi beliriyor. Bu çelişkiyi görmezden gelmek mümkün değil. Çünkü bu yalnızca karakterle ilgili değil; anlatının kendisiyle, hatta belki de yazarın dünyaya bakışıyla ilgili.
Kadının huzuru neden hala bir başkasına bağlı olmakla ilişkilendiriliyor? Neden yalnız başına güçlü olmak, beraberinde kaçınılmaz bir mutsuzluk getiriyor?
Bütün bunlar, romanı sadece tarihsel bir metin olmaktan çıkarıyor. 17. yüzyılda geçen bir hikayeyi okurken, bugüne ait bir rahatsızlık hissediyoruz. Çünkü değiştiğini düşündüğümüz pek çok şeyin aslında ne kadar yerinde durduğunu fark ediyoruz. Kadın olmak hala zor; hem de düşündüğümüzden daha tanıdık biçimlerde zor maalesef.... :(((
Yine de Banti’nin hakkını teslim etmek gerekiyor. Dili, atmosfer kurma gücü, özellikle o açılış sahnesindeki yoğunluk, gerçekten etkileyici. Okuru doğrudan o yıkımın, o yalnızlığın içine çekiyor. Artemisia’nın hikayesi kadar, o hikayenin nasıl anlatıldığı da önemli hale geliyor.
Ama tüm bunlara rağmen içimde bir itiraz kalıyor. Sanki Artemisia’ya fazla büyük bir bedel ödetiliyor. Büyük bir sanatçı olabilmesi için neredeyse her şeyden vazgeçmesi gerekiyor.
Sevgi, yakınlık, hatta kendisiyle kurabileceği daha yumuşak bir ilişki bile bu bedelin dışında bırakılıyor.
Belki de mesele tam olarak bu:
Bir kadının güçlü olması neden hala bu kadar sert, bu kadar yalnız bir şey olmak zorunda?
Okuyun seversiniz...!!!