Artemisia Gentileschi, benim mücadeleci kadınım. Zamanında kendisi ile ilgili tez yazmış biri olarak beni kendisine hayran bırakan ve ayrıca sanat akademisine kabul edilen ilk kadın ressam. Barok döneminde yaşamış ve feminist sanat tarihçilerinin araştırmalarıyla hakkındaki bilgilere ulaşabildiğimiz Artemisia, İtalyan romancı ve sanat tarihçisi Anna Banti'nin aynı adlı romanıyla 1947 yılında yeniden hayat buldu.
Romanın ilk el yazmalarını 1944'teki hava saldırısı sonucu kaybeden Banti, bu kayıptan sonra belleğinde kalanlarla hatırlama yani kaçma kovalama ekseninde kurarak başlıyor yapıtına. Artemisia romanının, aslında tarihi bir roman olmaktan ziyade iki kadının iç içe geçmiş biyografik hikayelerinin karşılıklı sohbet havasında anlatımı gibi olduğunu anlıyoruz roman boyunca. Post modern bir dile sahip olan bu romanın özellikle ilk sayfalarında Artemisia'nın yaşadığı travmatik durumuyla yazarın yaşadığı savaş ve savaşın yarattığı yıkıcı durum arasındaki paralel kurguyu görmüş oluyoruz. Banti'nin roman boyunca Artemisia ile özdeşleştiğini gözlemliyor ve romana ne zaman dahil olup, ne zaman romandan kendini soyutladığını anlayamıyoruz. Ayrıca yazar bu özdeşleşme hali sonucunda bizimde aynı hassasiyetle Artemisia'ya yaklaşmamızı istese dahi, ona ne kadar yakınlaşırsak onunla ne kadar özdeşleşirsek özdeşleşelim Artemisia'ya oldukça uzak bir zaman diliminde olduğumuz gerçeğini ve onu hep bu uzaklık içerisinde görmemizin, anlamamızın güçlüğü ile Artemisia'ya yabancı kalıyoruz.
Banti yer yer kendi kurgusallığında Artemisia'yı kendine bile yabancılaştırsa da bu roman, dişil yapısı ve Artemisia'nın hayatına, ressamlığına dair psikolojik ve derinlemesine analizin harmanlandığı, Barok dönemindeki toplumsal yapıya, kadına yüklenen rollere, ataerkil toplumdaki namus kavramına,