Edebiyatımızın en önemli yazarlarından Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar" romanı tıpkı Camus'un Yabancı'sı, Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ı gibi absürdizmden beslenir.
Günümüzde oldukça popüler bir kitap olan Tutunamayanlar, Turgut Özben karakterinin arkadaşı Selim Işık'ın intiharının ardından kalanları sorgulama ve aydınlatma yoluna gitmesini anlatır kısaca. Çoğu kişinin yorumladığı gibi aslında okunması hiçte kolay bir roman değildir Tutunamayanlar. Ne kadar Selim Işık karakteriyle özdeşleşmiş olsak da hiç birimizin gerçek manada tutunamayan olduğunu düşünmüyorum, en fazla tutunmak zorunda kalanlarız biz. Tıpkı Turgut Özben gibi.
Hiçbirimiz bir yaşam kılavuzuyla doğmuyoruz. Hiçbirimiz hayatın anlamını bulmuş bir şekilde de doğmuyoruz. Anlam yüklemek istiyoruz, anlam bulmak istiyoruz, bir şeylere tutunmak istiyoruz. Artık tüketim nesnesi haline geldiğimiz bu düzen içerisinde bir şeylere uyum sağlamanın zorluğunu, benliklerimizin eritilişinde modern bir köleden ibaret olmadığımızı vurgulamak istiyoruz çoğu zaman. Anlamı olmayan şeylere anlam katma çabasının yersizliğini yaşıyor, anlaşılmak istiyor ve bizi tutabilecek küçük de olsa bir şey olmasını umuyoruz. Sonra bulamıyor ama aynı zamanda bırakamıyor ve kabullenmeye çalışarak ömrümüzü tüketiyoruz. Tutunamayanlar da tam olarak insanın anlamsız olanın içerisinde anlam yaratma yanılgısını ironik bir biçimde bizlere aktarıyor. Bizlere bizleri anlatıyor kısacası. Bir yandan da değişen koşullar gereği oluşturulan küçük burjuva yaşamının eleştirisini, uygar insan olma çabasının yarattığı trajikomik halleri aktarmaya çalışıyor. Romanı okurken düşünce dünyamızın en karanlık kuytularına çekilip duruyor aynı zamanda acı veren gerçeklerle, kendimizle, tutunma çabamızla yüzleşip duruyoruz. Acı ve umutsuzluk bu kavramlarla yüzleşmek