Seksen Günde Dünya Gezisi, Jules Verne macera dolu eserlerinden biri. Konusunu kısaca özetlemek gerekirse; Londra’da yaşayan son derece dakik ve alışkanlıklarına bağlı Phileas Fogg, Reform Kulübü’nde arkadaşları ile yaptığı bir iddia sonucu dünyayı seksen günde dolaşabileceğini savunur. Bu iddiayı kanıtlamak için uşağı Passepartout ile birlikte hemen bu yolculuğa çıkarlar. Trenler, gemiler, fillerin sırtında yolculuklar…
Sürekli aksiliklerle karşılaşsalar da zamanla yarışarak farklı kıtaları aşarlar. Ancak peşlerinde onları suçlu sanan bir dedektif de vardır. Tüm bu engellere rağmen Fogg, hem zamanı hem de kaderi zorlayan bir yolculuğa çıkar.
Bu kitap benim için sadece bir macera romanı olmadı. Sayfaları çevirdikçe içimde garip bir heyecan birikti; sanki ben de Fogg’la birlikte o trene yetişmeye çalıştım, o gemide dalgalarla savruldum. Her bölümde “acaba yetişebilecek mi?” hissi hiç azalmadı, aksine giderek arttı. Bu soluksuz tempo kitabın en sevdiğim yanı oldu.
En çok hoşuma giden şey, Fogg’un dışarıdan soğuk ve mekanik görünen karakterinin altında yatan o sessiz kararlılığıydı. Duygularını çok belli etmese de yaptığı fedakârlıklar ve aldığı riskler, aslında onun ne kadar derin bir karakter olduğunu gösteriyor.
Yolculuk boyunca sadece dünyayı değil, bir insanın sınırlarını da keşfediyoruz gibi hissettim.
Kitap bittiğinde içimde tatlı bir boşluk kaldı. Sanki uzun bir yolculuktan dönmüşüm gibi… Ve bana şunu düşündürdü: Bazen mesele gerçekten varmak değil, yolda olmaktır.